loading...
 
GSL-101
MENU  
  ANA SAYFA
  BiTMEYEN MEKTEP
  UGURLADIKLARIMIZ...
  BiZ...
  DEGiSiM
  HOCALARIMIZ iLE...
  TOPLU SINIF RESiMLERi
  NOSTALJi
  NOSTALJi-SPOR
  NOSTALJi-iZCiLERiMiZ
  NOSTALJi-FOLKLOR
  NOSTALJi-TiYATRO
  SARARMIŞ FOTOGRAFLAR
  ViDEOLARIMIZ...
  ORADAYDIM...
  OKUL ANILARI
  BiZDEN HABERLER
  FOTOGRAFLAR
  ALBUMLERİMİZ
  100. DONEM YILLIGI
  BELGELER
  KUTLAMA ve ANMALAR
  101. DONEM YILLIGI
  DEDELER KULUBU
  O SiMDi ASKER
  GALATASARAY'IN TEMEL DEĞERLERİ
  EMEKTARLARIMIZ
  LiNKLER
  iLETiSiM
  ZiYARETCi DEFTERi

ORADAYDIM...



RUMELi HiSARINDA BiR GECE...
 
Sevgililer,
 
Son sınıftayız. Günlerimizin büyük kısmını "çift fiş çift fiş Broodwaay!"  sayesinde okul dışında geçiriyoruz.
 
Mehmet Kalmuk, okulun hemen yanındaki Yapı Kredi'nin az altında,
bizim Laz büfecilerin tam karşısındaki kahvede Okey oynamaya
dadanmış, duraktaki taksi şoförleriyle civardaki pavyon garsonlarından
oluşan elit bir oyuncu grubuyla çata pata akşama kadar taş çekiyordu.
 
Tunçay, ben, Rahmetli Zeki Çu ise genellikle Ohel, King, Briç gibi
oyunlarla yan masalardan birinde masum masum! vakit geçirirdik.
 
O gün, nasıl olduysa Kalmuk teamülün aksine önemli bir para kazanmıştı.
Genellikle son kuruşuna kadar kaybettiği için kendisi de inanamıyordu kazandığına.
Ertesi gün kazandığının hepsini son sürat tekrar kaybedeceğini
bildiğimizden parayı bu gece "ezelim" diye kararlılıkla ve hep birden
bastırmış, sonunda garibim Kalmuk mecburen razı olmuştu.
 
Rumelihisarında Karaca diye bir restoran vardı. Oraya gitmiştik. Çok
eğlenip çok içmiştik. Hesabı zar zor ödeyebildiğimizi hatırlıyorum.
Gecenin bitiminde alçak Kalmuk, "Eyvah babam gelecekti!" falan diye
bir bahane uydurup taksiye binip kaçmıştı.
 
Herkes birbirine vede en çok alçak Mehmet Kalmuk'a güvendiğinden
kimsede para kalmadığı gerçeği fena halde ortaya çıkmış, okula
dönecek paramız olmadığını acı bir şekilde farketmiştik.
 
Ne yapalım? Genciz!, Sarhoşuz!. Üstelik de hepimiz birilerine aşığız.
Ağlaşa gülüşe, Kalmuk'a söve saya ve zaman zaman da denize
kusarak Beyoğlu'na kadar yürüyerek dönmüştük. İşin yoksa bir de parmaklıklardan atla!!
 
O geceden, çok sevgili dost ve kardeşlerimizden Cüneyt ve Zeki şimdi 
aramızda yoklar.
Hep o günkü gibi genç kaldıklarından hayalimizde hep o taptaze
halleriyle yaşıyorlar. Rahmetle anıyoruz.
 
Bu güzel anıyı sizlerle tekrar paylaşayım istedim.
 
Hepinizi sevgiyle kucaklıyor, gözlerinizden öpüyorum.
 
İbrahim Evrim
_____________________________

 
FERHAN' LA iLGiLi GiZEMLİ ve GÜZEL BiR 
                             26 ŞUBAT DOĞUM GÜNÜ ANISI...

                                     
Şimdi tam senesini hatırlıyamıyorum, muhtemelen 1995 - 2000 yılları 
arasında bir 26 Şubat sabahıydı
  ( yılını hatırlayamayan gününü nasıl hatırlar ? 
diyebilirsiniz, sabredin)

Oyak-Renault' da çalışıyorum, her hafta oldugu gibi, o sabah da
arabamla Eskihisar-Topçular üzerinden Bursa'daki fabrikamıza gidiyordum.Vapurda genelde arabadan çıkmadan gazeteleri okurdum.
Topçular' da arabalıdan inerken yandaki bir 4x4 aracın direksiyonunda 
son anda Ferhan' ı farkettim. Yanında eşi Derya, arkada da 2 güzel
kızları var, belli ki Uludağ' a tatile gidiyorlar, hafta ortası bir gün
ve sabah 07:00 vapuru muhtemelen...

Vapurdan çıkanlarla konvoy halinda Bursa yoluna koyulduk. Yolda
giderken dinlediğim radyoda, sunucu bayan bugün Tiyatro sanatçı-
larımızdan Ferhan ŞENSOY' un da doğum gunu, kutluyoruz falan dedi.
 
O andan itibaren, Ferhan'ın aracının arkasına düştüm ve ne yapsam da
bir şekilde kutlasam diye planlar yapıyorum. Kırmızı ışıkta bir yerde
durursak hemen yanına yanaşıp camdan sürpriz kutlama yapmaya karar verdim. Bursa yolundaki tüm ışıklar sanki sözleştiler ve  hep
yeşilde geçtik ve ben bir türlü hedefime ulaşamadım.
Bir taraftan kutlamakta çok kararlıyım, diğer taraftan da, bu kutlama
fazla vaktimi almamalı diyorum çünkü fabrikadaki bir toplantıya da
acilen yetişmem lazım.
( o sıralar cep telefonu olsa cepten arayıp kutlayacağım, o da yok)
 
Bursa girişinde Ferhan, Özdilek Alışveriş Merkezine daldı, ben vaktim kalmadığından giremedim ama içimdeki uhde devam ediyor. Hemen 
biraz ileride ışıklarda bir Trafik ekibi vardı,  bir polisin yanına yaklaştım 
sağ camdan işaretle polis kardeşimizi yanıma çağırdım. Polis de,
kravatlı takım elbiseli görünce ne zannettiyse geldi çakıldı arabanın sağ camıma, selam verdi ben de bundan cesaret alarak:
"Bak kardeşim simdi beni iyi dinle, benim vaktim yok, 80-100 metre
arkada xxxx plakalı siyah bir 4x4 araç  Özdilek otoparkına şu an
giriş yaptı, kullanan kişi meşhur Tiyatro Sanatçisi Ferhan ŞENSOY'dur .
Bugün 26 Şubat, onun doğum günüdür, ben arkadaşıyım ama hiç vaktim kalmadı kutlamaya, şimdi sizden ricam,  hemen bir koşu yanlarına
gitmeniz, bir sürpriz yapıp: 
"- FERHAN BEY, DOĞUM GÜNÜNÜZ KUTLU OLSUN ve AiLECEK BURSA' MIZA HOŞGELDiNiZ" demeniz ve nereden, kimden duydugunuzu soracak
olursa da "SULTANi' DEN BIR ARKADAŞINIZDAN" dersiniz dedim...
 
Polis kardeşimiz sanki Amirinden  komut almışcasına ve benim de şaşkın bakışlarım arasında "BAŞÜSTÜNE" deyip Ferhanlara doğru koşturdu,
ben de arkasından bakakaldım.

Gitti Ferhan' a çakıldı, selam durdu, el kol anlatıyor, bir anda Ferhan'da
ve ailesinde uzaktan seçebildiğim şaşkınlık alametleri.. Ardından polisin
eliyle benim bulunduğum yeri işaret etmesiyle bakan Ferhan' a doğru
uzaktan el sallayıp, hedefe dolaylı da olsa ulaşmış olmanın huzuru ve de toplantı saatinin çok yaklaşması nedeniyle, arabama binip hızla
fabrikaya doğru gaza bastım...
 
Hikayenin Ferhan ve Polis arasında geçen detayını bilmiyorum, tek anım-
sadığım Ferhan' ın hayatında aldığı en ilginç doğum günü kutlamaların-
dan birisinin içinde dolaylı da olsa yer almaktan duyduğum mutluluktur..
 
Bu olayın üzerinden 3-4 yıl sonra Ferhangi Şeyler oyunun ardından
kulise Ferhan' ın yanına gittim ve de yukarıdaki hikayeyi anlatır
anlatmaz: "Ulaaannnn, o günkü sen miydin??  O gün kafayı yemiştim
ve de bir polisin koşa koşa gelerek  selam durup "- Hoşgeldiniz Ferhan
Bey, doğum gününüz kutlu olsun ! " demesine çok şaşırıp çok da mutlu
olmuştum., demek o günkü sendin ha,hassiktir lan Erdal " deyince 
sarılıp öpüşmüş ve böylece yılların gizemini  açığa çıkarmıştık...

Sevgilerimle...
Erdal ATEŞ
Bostancı, 26.02.2009
______________________________

Sevgili Kardeşlerim
 
Rahmetli babam, amcam, dayım, eniştem özenli giyinen kişilerdi.
Merak ettim bizimkiler neden bu kadar giyimlerine dikkat ediyorlar diye. 
Babam şöyle izah etti: "Atatürk' ün , savaşta, barışta bir tek uygunsuz, ciddiyetten uzak  resmine rastlayamazsın."
 
Ben de bu uyarıya kulak verdim. Elimden geldiğince giyimime,
davranışıma, konuşmama dikkat ettim. Kötü söz sarf etmekten kaçındım.
Annem rahmetli; "Ağzını kötü söze alıştırma, bir gün hiç de uygun
olmayan bir zamanda kötü söz söylersin" dedi. "Efendim" ve
"Teşekkür ederim" demeyi bana öğretti.
 
Bildiğim bir diğer örnek de Tevfik Fikret ve bizzat şahit olduğum
İsmet İnönü idi.  İsmet Paşa her zaman vakurdu...  Modayı takip eder, davranışları ile örnek olurdu.
 
Bir başka uyarı da ağabeyimden geldi; Rahmetli ağabeyim çok
yakışıklı idi. Çok da güzel giyinirdi. O da bana durumu şöyle izah etti: 
"Bizim omuzlarımızda yıldızlar yok ki  bakıp rütbemizi bilsinler, biz
ancak seçkin davranışlarımızla toplumda yer edinebiliriz. Giyim de
bunun bir parçasıdır" dedi.
 
Tevfik Fikret' in, Atatürk'un yetiştirdikleri malum. Bizler de başöğret-
menimizi kendimize örnek aldık. Dilerim yeni yetişenler de kendilerine
güzel örnekler seçsinler.
 
 Selam, sevgi ve saygılarımla,
 
 Osman Macit Söylemez.
_______________________________

ORADAYDIM...                                 
AMA HATIRLAYAMIYORUM...                                                      
Sevgili Arkadaşlarım,

Sizleri 43 senedir görmüyorum, duymuyorum ve yeni yeni sizlere
yaklaşıyorum.  Bu bir kaç aydır sitenize "misafir olarak" geldiğimden beri, özelliklerinizi kaybetmediğiniz bir tarafınızı yakalayabilmek için öylesine 
güç sarfediyorum ki, sorularıma cevap bulamadığım anlar, yorulup, 
" içim buruk " sayfa değiştiriyorum.

Değişim bölümünde Canel Başer, Derya Balaban, Ahmet Gençsoy, tabii ki
Savaş ve Bülent Varlık ile olan " koridor başındaki " konuşmalarımıza
kadar hatırlayıverdim bir sürü şeyi. İnşallah karsılaşıp bir gün, bir şekilde
şu senelerin pıhtılaştırdığı anıları canlandırabilme olanağımız olur.

Arada, şöyle saçma sapan bir sürü sorulara cevap verebilmek için
kendimi yormak bile beni dinlendiriyor; Mesala kimlerle merdiven
başındaki zeminde tenis topu ile futbol oynardım ? Kiminle hangi
maçdan sonra hamama giderdim ? Yan bahçedeki futbol oynayanları
( Işık Konuk, Nedim Gürsel en hasta futbolculardı..) kiminle seyrederken oyuncular
üzerine laf üretirdik... Kimler salam sucuklu ekmeklerini satabilmek için yatakhanelere gelirlerdi ? Kimler ramazanda karyolalarına havlu
bağlarlardı ? Cartet hangi arkadaşımıza, 8-B de karne notlarını okurken,
8 yerine (kendisine sinsi bir şekilde, eşşolueşşek dediği için...) 7 verdiğini soylemisti (galiba İbo) vs...

Sevgilerimle
 
Hasan Sami
_______________________________

                        KAZ HİLMİ ve BAKLAVA
                        
 Kaz Hilmi, bence sağlam bi İNSAN' dı, ve tüm dehşetengiz ve sert olmak isteyişine rağmen de gerçekten sevecen, babacan bir adamdı.
 
Rahmetli' de, 7, 8, 9, ve 11' de okudum ve her seferinde de, sadece
Baba'lığını gördüm, gördük. Bakın  bir anı sizlere :
 
11 Edebiyat'ta, ben Zemor'a rağmen direk geçmiştim (...ki Zemor'u da
buna ve hele o sene 23 Nisan'da yaptığı kabalığına rağmen, yine de
severim ). Sevgili Babuccioğli, bi kez daha ikmale kalmıştı tarihten !
 
Tabii bütün yazı, Kanlıca'da, orda burda hep birlikte hoş velakin boş bir kıvamda geçirdiğimiz için de, ikmale hazırlanma falan gibi müştemilat
işlerle iştigal etmeye lüzum görmemişti.
 
İkmal imtihanından iki gün önce, bana gelip : "- Lan balata, Hilmi Hoca
seni sever, gel beraber gidip imtihan sorularını alalım ! " biçiminde,
oldukça kolay ve pratik(!) bir çözüm önerdi...
 
Biz, Hilmi Hoca'nın baklava severliğini bildiğimiz için ( ki rahmetli eski boksörlerden olduğundan, baklavayı tepsi ile falan götürür, denirdi ! )
ertesi gün sabahın dokuzunda elimizde iki kilo Güllüoğlu Baklavası,
Hoca'nın Akaretler’ deki evinin kapısını çaldık.
 
Kapıyı, sevgili eşi açtı; bizi görünce içeriye seslendi, "- Hilmi Bey senin
talebeler gelmiş"
  Bu cağrışı duyan oğlu, dönemdaşımız Küçük Kaz
( Mehmet ), kapıya fırlayıp: "- Lan ne işiniz var burda, zılgıtı yiyeceksiniz sabahın köründe, siktirin, kaçın gidin oolum " dedi ise de, biz olayın vahametinin farkına bile varmaya vakit bulamadan, Hilmi Hoca'nın :
"- Haa, mümsil hoşgeldiniz.." davetiyle zorla diil, mecburi içeriye girmek ve heyecandan ve az biraz da korkudan, telaşla odaya girip, aynı koltuğu hedefleyerek, bi koltuğa oldukca hötöröf bi konumda kucak kucağa
ilişmek zorunda kaldık, ve olay baştan itibaren yan basmaya başladı !!
 
Babuccioğli, senelerin "mümsillik" tecrübesiyle, olaya gayet resmi bi
açıklama getirme niyetiyle lafa başlayacakken, Hilmi Hoca,
"- Hıııı, mümsil, ne o elindeki öyle, rüşvete mi geldin, hayvan herif ! "
sorusuyla, güya kızmış bir tavırla o meşhur kaşlarını çattı ; velakin dudaklarındaki gülümsemeyi de saklamaya çalışıyordu bi taraftan !
 
Tarık, "- Hocam reca ederiz, ben, yani biz, hani, ne biliyim, hatırınız...
zaten hava da yani bi güzel, bi güzel.. diy mi Bora ?!! " inceliğiyle,
harika bir ara pasıyla topu bana attı ve ben zarttadanak boşa çıkan
kaleci gibi, karşı karşıya gol pozisyonunda kalakaldım..
 
Hilmi Hoca istifini bozmadan "- Hııı, artiz, eee sen nasısın bakalım,
tatil nası geçti ? " kabilinden konuyla oldukca uzak akraba suallerle,
beni iyice kontrpiyede bırakarak ve artık dudaklarındaki gülümsemeyi saklamaya falan da lüzum görmeyerek, gözlerinde muzip pırıltılarla
olayın arkasını beklemeye başladı..
 
Ben "- Sağolun hocam, işte sayılı gün ne kadar da çabuk geçti diy mi
billa, insan dediğin kuş misali çat burda, çat kapı arkasında, zaten,
tencere yuvarlandı kapağını buldu.." kıvamında tam fıttırık vecizelerle saçmalamaya başlamışken Babuccioli, işin vahametini en nihayet
anlayıp, günün anlam ve ehemmiyetini belirtmek üzre, konuya
balıklama atlayıverdi :
 
"- Muhterem Hocam, Sayın büyüğüm, sizi baba belledik geldik, böyleyken böyle, valla ben hic şey çalışamadım, zaten sene boyunca da takdir
edersiniz ki güvendiğiniz bir mümsil olarak, sınıf sorumluluğu diy mi yani,
ve hatta, biz bu milletin gemilerinin direklerini altındaaaan, yelkenlerini atlastaaan..." kıvamında hamasi bi çıkmaza doğru yol alırken,
Hilmi Hoca'nın sevgili eşi, durumun boka sardığını görüp:
"- Aaa, Hilmi Bey, çocuklara çay falan bi şiiler ikram etmiycek misin ?.." taktiğiyle odaya dalarak, son anda kornere çeldi topu..
Ve Tarık' la ben de deriiin bi "uffff" cektik !
 
Hilmi Hoca, artık kasıklarını tutarak gülmemek için, koltukta bi taraftan
bi tarafa hoplayıp zıplarken, Palaz Mehmet, odanın karşı tarafındaki
kapıdan bize, kaş göz göndermeleri refakatinde "- Lan ayvayı yediniz,
her ikinizin de ağzınıza sıcacak..." şeklinde de yorumlanabilecek
bi takım zarif hareketlerde bulunuyor idi..
 
Sonra Hilmi Hoca kahkahalarını hafifçe öksürerek saklamaya çalışıp,
bana döndü: "- Hıııı, Artiz bu hayvan herife söyle, Cumhuriyet Tarihinden
bir soru gelebilir, bi de, Mondros Mütarekesinin şartları olabilir, çalışsın,
beş alsın beni de üzmesin ! " dedi ve elimizdeki kutuyu göstererek:
"- O  baklavayı da sabahın köründe, gidin benim sağlığıma tıkının, gidinin rüşvetci deyyusları !..." lakırdısıyla, ve nerdeyse kahkahalarla gülerek
yolcu etti bizi..
 
Biz de gittik, iki kilo baklavayı Maçka Parkı' na bakan bi yamaçta,
etraftan geçen sosyetik elemanların şaşkın ve mide bulantılı bakışları
arasında iyi ettik..
 
...Ve Babuccioğli tarih ikmalini beş alarak verdi !!
 
"Kaz" lakabına rağmen, bence en az Baba Cemal kadar ve hatta ondan da
ileri bir Baba Hoca idi, toprağı bol olsun..  Ben Hilmi Oran'ın kitaplarını
GS'ye girmeden önce İlkokul' da iken de okumuştum, ve
kitaplarından da öte, kişiliği ile sevdirmişti bana tarihi...
 
Ademin kuralları hiç iplemeyen biri olduğu, Hocalar fotoğrafında
yadsınmaz bir şekilde ortada !
Dikkatli bakarsanız siz de farkedeceksiniz !
 
Sevgiyle kalın,

Balata
 
 _______________________________
 
                 ŞAiR NEDiM - TUĞRUL ŞAVKAY
 
"Bir şehir-Stanbul ki bi -misl ü behadır
 Bir sengine yek-pare Acem mülkü fedadır."


Kağıt üzerinde 18 kişi, aslında ise hep sadece 10 kişi olduğumuz sınıfın kapısı açılıp da, bu mısraları okuyarak içeri giren iri yarı bir genç adam; bazen, o sıralar entelektüel görüntülerimizin bir simgesi bir atkı boynunda...Belli ki az önce "Gran Kur"da yoğun ve şiddetli bir siyasi tartışma yapmış ve akşam yemeğinde verilen pilavı da pek beğenmemiş. Tuğrul Şavkay.

İkinci etüdün başlarında ve 12'nci sınıftaysak, o küçük, kapısında "Chamber of Lords" yazan sınıfımızın pencerelerinden koro halinde bir seda yükselirdi: Dede Efendi.

18 veya 19 yaşında genç erkeklerden beklenmeyen bir klasik Türk kültürü şehvetiyle şiir ve şarkı okunup, akşamın töreni topluca tamamlanır, kol kola özel sohbetlerin, Gül Bahçesi'ndeki veya Hafızlar Koridoru'ndaki sırdaşlıkların kapısı aralanırdı.

50'li yaşlarımda, yine 50'li yaşlarındaki bir arkadaşımı kaybettikten sonra geriye dönüp baktığım zaman,19'lu yaşlarımızdaki bu büyülü dönemi neye ve hangi saike borçlu olduğumuzu hala anlayabilmiş değilim.

Ama anlamamak, her zaman hoşnutsuzluk ya da mutsuzluk ifadesi değildir. Geri dönmesi asla mümkün olmayan ve asla tam kadro (bunu tek bir istisnası vardır olamadığımız 11 -12'nci sınıf yılları, daha sonraki yıllarda tek tek şifresini çözdüğümüz pek çok izi üzerimizde bırakacaktı.

Şair Nedim'in Beaudlaire ve Verlaine'den üstün olduğunu, Dede Efendi'nin Mozart'la eşdeğer olduğunu, Kemal Tahir'in ve yavaş yavaş da Atilla İlhan'ın Balzac'dan hiç geri kalmadıklarını keşfetmeye başladığımız yıllardı işte. Belki de Galatasaray sentezine ilk kez ve gerçekten vasıl olduğumuz yıllar...

Kendi kendine soyluluk payesi biçip "Lordlar kamarası" ilan eden, Edebiyat şubesinden ciddi ve çalışkan FEN A şubesinden veyahut haşarı FEN B şubesinden de olsak, yaşam denilen kısa, uzun ve ince yolda hepimiz şuraya buraya serpişmiş, şurada veya burada yerimizi almış da olsak bu keşifler kalbimizin, kafamızın, kimliğimizin bir köşesinde yer edip kaldı.
O yılların en renkli gelen kişilerinden birisi, işte sınıfa Şair Nedim okuyarak giren, yemekhanede hiçbir zaman lezzet tatmini bulamayan, ateşli siyaset tartışmalarından bıkmayan Tuğrul Şavkay'dı...

Onu hiç terk etmeyen şeytan tüyü o zamanlar da yanındaydı. Edebiyat Şubesi'ni "Lordlar Kamarası" ilan ederken, fen şubelerini "Sosyal Azınlık" ve "Parya" ilan eder... Ama Fenciler en iyi mat canlılarını onun için hazırlardı. En yakın dostu Deve Cengiz, fen şubesinde okurdu.

Fenciler bin yılın başı bir açık saçık film seyredeceklerinde en önce ona haber verip, onu çağırırlardı. Ve saire...

Ve Tuğrul Şavkay ömrü boyunca hiç kızılmayan ve kızılamayan şeytan tüylü adam olarak kaldı. ANIŞair Nedim - Tuğrul ŞavkayRandevularına gelmezdi. Kızmazdınız. Kızamazdınız. Divan Oteli'nde yer ayırtır, çağırır, kendisi ancak tatlılar yenilirken, her zamanki gibi nefes nefese gelirdi. Kızmazdınız. Kızamazdınız. Randevuyu veya daveti kabul ettiğinizde onun ya hiç gelmeyeceğini ya da geçikeceğini bilerek kabul ederdiniz... Böylece kızma hakkınız olmazdı. Çünkü, küçük de olsa, atlatmayıp gelmesi ve eşsiz bir sohbeti birlikte yaşamanız ihtimali, gelmemesi olasılığını bastırırdı. Çünkü o Tuğrul Şavkay'dı.

Nazillili, Egeli bir kasaba çocuğu Şair Nedim'i, İstanbul'un, Türklerin ve bütün zamanların bu büyük şairini neden severdi ki?.. Bozkırlı, Konyalı, Ankaralı bir İç Anadolu çocuğu neden severse ondan.

İri bir mücevher iki deniz arasında
Dünya'yı ışıtan güneşle tartılsa yeridir.
İnsaf değildir onu dünyaya değiştirmek.
Gül bahçelerini Cennet'e teşbih hatadır.
Herkes erişir orada muradına bu yüzden
Dergahları ricacıların sığınağıdır
Bilgi kumaşıdır satılan sokaklarında
Hüner pazarı bilim ve bilgi ocağıdır..

"İstanbul'un evsafını mümkün mi beyan hiç
Maksud'u hemen Sadr-ı İkerem-kara senadır"


İstanbul'un Şairi Nedim'ini seven o genç adam, şimdi İstanbul'un en güzel bir köşesinde dinlenmeye çekildi... Hayatta hiç acelesi yokken ilk kez acele etti. Ve ecelle buluştu. Bakmayın timsah gözyaşlarına. Tuğrul Şavkay yemek yazarı filan değildi. Tuğrul Şavkay, aşındırılan veya aşındırılmak istenilen kimliğimizin ve uygarlığımızın bir yazarı, bir araştırmacısı, bir kavgacısıydı. Rakı hariç.

Rakıyı neden sevmezdi? Belki divan şiirini çok sevdiğinden ve divan şairleri şarabı çok sevdiğinden. Belki musiki icra ederken içki dağıtan sakilerin tercihan rakı değil şarap dağıtmalarından... İşte Tuğrul Şavkay, Tuğrul Şavkay'dı. Kendine özgü... Renkli ve azgın bir merak sahibi.

Söz etmeme izin verin... Eşsiz sohbetler, yurt dışı kentlerinin soğuk karanlığında beş parasız caddelerden dar odamıza yürüyüşümüz, neşeli veya efkarlı ucuz ve basit sofralarımız, inanılmaz sır paylaşmalar, birlikte işsiz kalmalar, keyifle yaşadığımız zengin sofralar, kırgınlıklar, birbirimize asla teslim etmediğimiz değerli kitaplarımız, her gün görüşmeler ve uzun aralıklı görüşmezliklerle geçen on yıllar adına kendimden söz etmeme izin verin.

Yayınlanan kitaplarım hakkında, benden habersiz, en güzel, en anlamlı yazıları yazan Tuğrul Şavkay. O yazıları defalarca okuyup, sonra telefon edip teşekkür etmiştim... Şimdi sana tekrar teşekkür ediyorum Tuğrul Şavkay... Yaşamının bir kısmını bizlerle, devre arkadaşlarınla, sınıf arkadaşlarınla ve Galatasaraylılarla paylaştığın için.

Şair Nedim'in kentinde, İstanbul'da, Nakkaştepe'de, rahat ol... Bir rüzgar esti, yaprakları aldı götürdü. Ne desek? 
En iyisi Özdemir Asaf:

Gelmeyecek bir gideni
Olmayacak bir nedeni
Beklediniz mi...
Bir gerçeği erken
Bir açlığı tokken
Anladınız mı...
Hep mi hep ölecekmiş gibi,
Hiç mi hiç ölmeyecekmiş gibi
Yaşadınız mı...
 
 Reha BİLGE

_______________________________

BEKLENMEDiK BiR YILBAŞI 1966-1967



     Sevgili Arkadaşlar,
 
     Bu gün yılın son günü. İzniniz olursa küçük bir yılbaşı anısını paylaşmak istiyorum.
 
     9. sınıftayız. Daimi yatılı okuyan arkadaşlarımız çok iyi bilirler. Tatil günlerinde memleketlerine gidemeyenler için okulda yalnız kalmak oldukça hüzünlüdür. Hele bir de paranız az ve arkadaşlarınızın çoğu ailelerinin
yanlarına gitmişse!
 
     İşte öyle bir yılbaşıydı. Süha Doratlı, Mahmut Güner ve ben nasılsa yılbaşı günü hiç bir yere gidememiştik. Paramız da yoktu. Benim o sıralarda İstanbulda Hukuk fakültesinde okuyan kuzenim Metin de beş parasız yanımıza gelmiş, Beyoğlunda turluyor, vitrinlere bakıp iç çeke çeke vakit öldürüyorduk.
 
     Fitaş sinemasının pasajına girdik.Sağlı sollu film afişlerine bakıp , ceplerimizi yokluyor, hepimize yetecek kadar bilet paramız olup olmadığını kontrol ediyorduk. Tam o esnada, önümüzde dalgın dalgın afişlere bakan bir sınıf arkadaşımızı farkettik. Sınıfımıza zannedersem o yıl katıldığı için daha henüz doğru dürüst samimi bile olamadığımız, gündüzlü okuyan Tahir Altuğ'du bu!.  Sessiz, sevimli, temiz, pak, uyumlu ve güler yüzlü bir arkadaşımızdı. İstanbullu olduğunu, Nişantaşında oturduğunu biliyorduk. Peki ama ne arıyorsun burada? diye sorduğumuzda, Hiç canım sıkıldı ondan diye cevaplamıştı!
Biraz üsteleyip, sıkıştırınca, Tahir'cik, annesinin ve babasının bir yılbaşı balosuna gittiklerini, ablasının da bu fırsattan istifade evde sırf kız arkadaşlarına bir yılbaşı partisi düzenlediğini itiraf etmek zorunda kaldı.
     Süha'nın ve benim aynı anda Tahir'i pataklamaya başladığımızı hatırlıyorum. "Oğlum sen eşek misin ? Bu kadar kız bırakılıp da sinemaya mı gidilir?" diye verdik sopayı! Zavallı Tahir bir yandan gülüyor, bir yandan kendini korumaya çalışıyor, mahcup,  mahcup "yaaa ben tek başıma kalınca canım sıkıldı, kaçtım" diyordu.
     O anda kafamda şimşek çaktı. "Bizi de davet etsene oğlum" dedim. Tahir nazlandı, utandı falan ama eline tutuşdurduğumuz jetonla evi arayarak, ablasına bize rastladığını, bizim de partiye gelip gelemiyeceğimizi sorunca, kızlar sevinçle ve çığlık çığlığa kabul ettiler!
 
     Deliler gibi okula koşup, üstümüzü başımızı değiştirdik. Süha'nın gitarını da alıp Tahir'lere gittik. Yanlış hatırlamıyorsam taksi parasını da Tahir ödemek zorunda kalmıştı.
 
     Vali konağı caddesinde o zamanlar için muhteşem diye vasıflandıracağım bir evin önünde durduk. Çekingen çekingen içeri girdik. Harika bir sofra, zevkle süslenmiş bir salon ve en güzeli de 5-6 tane hepsi de bir içim su gibi kızlar!!!
 
     Ortama ısınmamız çok uzun sürmedi. kızlar çok tatlıydılar. Onlar için de bizim gelmemiz beklenmedik bir durumdu. Hepimiz tadını çıkarmaya çalışıyorduk. Hindiler, şaraplar, şarkılar, danslar,oyunlar, minik temaslar, Süha'dan şarkılar, velhasıl mutluluk!!!
   Gecenin bir vakti sokaktan geçen bir Noel Baba'yı eve davet ederek hatıra resimleri de çektirdik.
 
     Sabaha karşı ben zil zurna sarhoş olduğumu hatırlıyorum. Slow danslar başlamıştı. Çişim geldi. Tuvalete gittim. Hepimizin başında külahlar, boynumuzda krapon kağıtları falan vardı. Tuvaletten çıkarken kapı çaldı. Açtım. Karşımda bir adam ve kadın duruyor şaşkın şakın bana bakıyorlardı. Kimsiniz? diye sordum. Adam, evladım asıl sen kimsin? diye yanıtladı. Meğerse sabah olmuş, Tahir'in anne ve babası evlerine dönmüşler. Neyse, uzatmıyalım apar topar vedalaşıp ayrıldık. Tabii tahir yanımızda olmadığı için de okula kadar yürümek zorunda kaldık. Yol boyunca gece yaptıklarımız anlatıp durduk.
 
     İşte böyle, hiç beklenmedik bir yılbaşı gecesi yaşamış ve çok eğlenip, çok mutlu olmuştuk. Tahir'i o seneden sonra galiba bir daha hiç görmedim. Yaşadığını ve mutlu olduğunu umuyor ve öyle diliyorum. İnşallah öyledir. Bu "sevabın" ona yetmiş olacağını düşünüyorum.!!!

     İşte böyle arkadaşlar, çoğunlukla öyle değil midir? Beklenmedik olaylar, programlanan ve planlananlara göre çoğu zaman daha başarılı ve daha eğlenceli olmaz mı?

     Elimde o geceden kalma, sararmış solmuş iki resim var. Eklemeye çalışıyorum. Belki Süha'da dahası vardır. Bulursa o da gönderir belki de...

     Bu vesile ile, hepinize çok sağlıklı, mutlu, başarılı bir yeni yıl diliyor, gözlerinizden öpüyorum.

     Sizleri çok seven arkadaşınız
     İbrahim EVRIM
     31 Aralık 2010
 _______________________________

FERHAN ŞENSOY' DAN : DE GAULLE GALATASARAY' DA...

        


_______________________________

Sevgili Arkadaşlar,
 Que sera sera $arkisini dinlerken elimde olmadan, her seferinde
GSL'deki ilk yillara donerim.
 Yt$ A, daha okul yilinin ba$langici. Ben ilk defa ailemden ayrilmi$im,
yatili okuyorum. Hic ali$madigim ortamlar birbirinin ardina benim
ya$amima giriyorlar ve dunyaya baki$ acimi degi$tiriyorlar. Once annem
babam, kizkarde$imden ayri kalmanin duygusal burukluguna ali$maya
cabaliyorum. Agabeyimle o kadar sorun yok, zira oda GSL'de (99) her
gun defalarca goruyorum, bir nevi guvenlik veriyor bana. Hic
anlamadigim yepyeni bir lisanla tani$iyorum, allahtan Arditi turkce
biliyor ve benim icimi bir nebze dahi olsa ferahlatiyor. Bir suru
arkada$la tani$iyorum. Yemekhanede annemin pi$irdiklerinle hic ilgisiolmayan tadlarla bogu$uyorum. Yatili olarak ilk gecemde, 3 numarali
yatakhanede, hayatimda ilk kez yuzlerce tanimadigim insan arasinda,
i$iklar altinda gunluk giysilerimi degi$tirip pijamalarimi giyiyorum.
11 ya$inda, daha ailesinden kisa muddet bile olsun ayrilmami$, anne ve
babanin koruyucu kanatlari altindan hic di$ari cikmami$ bir civciv
gibi butun bu degi$iklikleri once sindirmeye cali$ip ardindan
benimsemeye cabaliyorum. Anlayacaginiz daha ba$langicin
ba$langicindayim ve korpecik beynim butun bu ali$ilmami$ yenilikleri
bir nevi bilgisayar gibi kayitlayip duzene sokmakla me$gul. Daha henuz
birkac hafta gecmi$ bu yeni ya$amin ba$ladigi andan itibaren.
 i$te bu ilk haftalardan birinde, ak$am yemeginden donup ikinci etude
ba$lami$ken, sinifin kapisi ardina kadar aciliyor ve iceri 4-5 iri
yari adam daliyor. Sonradan ogreniyorum, bunlar 12ci siniftan
abilerimiz. Bizlerin daha cok genc olmasindan mi nedendir, bana sanki
ya$ini ba$ini bulmu$ adamlar gibi gozukuyorlar. Ileride bazilarinin
senelerce sinifta cakarak gercekten ya$ini ba$ini bulmu$ olduklarini
ogreniyorum. Yani bu otoriter fen, edebiyat ve ticaret koalisyonu
gurubunu te$kil edenlerin hakkindaki ilk izlenimim bir nevi dogru
cikiyor. Iclerinden biri, eger hafizamin bugulanmi$ yapisi beni
yaniltmiyorsa, ya cici Necdet ya da ayi Ismail, "hadi bakalim! Herkes
koridora ve tek sira halinde bizi takip edeceksiniz!" diye emir
veriyor. Bizler ne oldugu, nereye gittigimiz konusunda hic bir fikire
sahip olmadan, sormaya korkaraktan, icgudusuyle bu emre uyuyoruz.
O
zamanki yt$ A, birinci katta, izci odasinin yaninda, Ya$arin evine
bakan bolumunde binanin. Hemen koridora cikip siralaniyoruz, ve bu
"adamlar"dan birinin e$liginde, hizli adimlarla, once merdivenlerden
ikinci kata cikiyoruz. Ikinci kata vardigimizda ko$eyi donuyoruz ve
sagimizdaki kocaman ikili kapidan iceri giriyoruz, ve kendimi bir
tiyatro salonunda buluyorum, tahta siralariyla, balkonuyla,sahnesiyle.
 Ben daha o gune kadar degil boyle bir salonun varligini gormu$, henuz
ikinci kata bile cikmami$tim. Anliyacaginiz, bu olay, bir caglayan
gibi ustume gelen bu yenilikler zincirine eklenecek bir halka daha.
Salondan iceri adimimi attigimda butun sandelyelerin henuz bo$ oldugu gozume carpiyor, sadece bir kac 12nci siniftan agabeylerimiz ortalarda dolaniyor duzeni kurmak niyetiyle sanirim, iki tanesi bize nereye
oturacagimizi i$aret ederekten. O anda benim amca oglu salca Kamil'i
(ticaret) farkediyorum bu gurubun icinde. Bulundugu yerden bana el
saliyor ve bir nevi rahatliyorum. Bizler gosterilen yerlere ili$irken,
kapidan iceri diger yeti$tirici siniflar sirayla iceri giriyorlar.
Ardindan sanki ahir bo$almi$casina karma kari$ik diger siniflar salona daliyorlar ve icerisi bir anda doluveriyor. Gozume sahneye
gerilmi$ beyaz perde ili$iyor, donup geriye dogru bakiyorum. Salonun
arkasinda yuksekce bir yere tunemi$, kulubemsi bir yapi farkediyorum:
Makina dairesi. Ve tamamen rahatliyorum. Ya$asin! Bir film seyredegiz!
 Kisa bir muddet sonra i$iklar sonuyor, salona bir sessizlik coker
cokmez, film ba$liyor. Siyah beyaz bir amerikan filmi, altyazili.
Artistlerden Doris Day'i taniyorum Hayat mecmuasindan. Film kacirilan
bir cocukla ilgili, heyecan dolu , arada $arkilar var. Bir tanesi
kulagima ho$ geliyor. Filmin degi$ik bolumlerinde calinmasinin
yanisira, Doris Day bir bolumde piyano ba$ina oturup, hem caliyor
hemde o zamanlarin tatli sesiyle soyluyor: "Que Sera Sera.. Whatever
will be..." Ve $arki benim beynime kaziniyor hic unutmamacasina.
 Bu gece benim icin bir nevi ilkler serisini ba$latiyor. Ilk kez Tevfik Fikret salonuna gidiyorum, ilk kez GSL'de film seyrediyorum, ve ilk
kez GSL agabeylik sisteminin nasil cali$tigina $ahit oluyorum. Liseye
taze katilmi$ biz kucuk karde$lerini bir nevi korumalari altina alaraktan, ilk olarak bizleri salona getiriyorlar. Bu bedava film maceramiz sanirim agzimiza bal surmekten ibaretmi$. Diger seferlerinde 25 kuru$ odeyip seyrederdik filimleri, ama bizleri hep ilk olarak salona getirirlerdi.
 I$te boyle, artik sizler de biliyorsunuz, "Que Sera Sera" $arksinin benim GSL siralarindaki ilk anilarimdan biri oldugunu. Ardindan
ogreniyorum, erkek artistin James Stewart, rejisorun Alfred Hitchcock,
ve filmin adinin " The man who knew to much" (cok $ey bilen adam)
oldugunu.
 Bu civarda benim piyanist bir arkada$im var. Bu yorenin barlarinda
bazen caliyor. Yenilerle ba$layip eskilere uzandigini bildigimden, ne
zaman onu dinlemeye gitsem, piyanonun ustundeki bah$i$ kadehine bir
be$ dolarlik banknot atip, "Que Sera Sera"yi caldiriyorum. Ve $arkiyi
her dinledigimde, eger etrafta beni izleyen varsa sadece yuzumde mutlu
bir gulumseme goruyorlar, ama bilmiyorlarki, beynimin icinde, benim
kucuk mutlu dunyamda, coktaaaaan eski yillara donmu$, yt$ A
gunlerinden film $eritlerini izliyorum hayallerimde.
 Sevgiyle kucaklarim,
anilarin ardindan Barlas Kibarer

15 Nisan 2011
_______________________________

iBRAHiM EVRiM' DEN   KAYA TOROS   ANILARI :

 
Sahne 1 :  Ortaköy, İlk tanışmamız
 
Ortaköy'de Yetiştirici-B sınıfında okuyoruz. Kaya o zaman 5. sınıfta. 5. sınıflar ile aramızda açık seçik ve zorlu bir rekabet var. Öbür  Kaya, Kahraman, Yiğit vs. bize her firsatta posta koymaktan çekinmiyorlar.. Öyle ya, onlar kaç yıldır Galatasaraydalar biz ise yeni gelmişiz. Okulun hakimi kim?  Biz hafiften tırsmış ve sinmişiz.  En çok da bu Kaya Toros'tan tırsıyorum. Adam o zaman bile bizim iki mislimiz. Odun gibi! Kasıla kasıla yürüyor, en iyi arkadaşı da Fevzi Daldal. Kayanın ancak beline geliyor.
Neyse,  bir öğle teneffüsünde alt kattaki arka tuvaletlerdeyim. İşimi bitirmisim tam çıkacakken, Kaya içeri girmesin mi?  
Gayet sert ve mütehakkim bir sesle "Bir dakika bakar mısın ?" dedi.
Ben zaten ne olur ne olmaz diye uzak durmaya çalışıyorum ama işte  bela gelip çatıyor!
Çaresiz yanina gittim. ne söyleyecek, nasıl atlatırım diye telaşlanıyorum ama pek belli de etmek istemiyorum.
  "Yahu bu keneflerin bütün kilitleri bozuk. Tam ben işimi görürken birisi kapıyı açıyor.! Asabım bozuluyor. Sana 25 kurus vereyim de kapıyı  bekler misin?"  demesin mi ?  Dalga mı geçiyor falan diye düşünmeme kalmadı, 25 kuruşu avucuma bastırdı. Tabii bir yandan bu kadar ucuz atlattığıma üstelik para da kazandığıma sevinirken, bir yandan da kenef bekçiliği yaptığıma üzülerek vazifemi yaptım. Kahramanca Kaya'nın kapısını bekledim. Ilk böyle tanıştık. O günden sonra nerede beni görse, anlayışlı ve "takdir eden"! bakışlarla gülümserdi.
 
 Sahne 2 : Muammer KARACA tiyatrosu
 
GS Tiyatro klübünün başarılı temsilleri devam ediyor. Istanbul'da bizi seyretmeyen kalmamış. Bir tek sevgili Kaya Toros bizi seyredememiş. Çok da gelmek istiyor. Gelgelelim, Muammer Karaca' daki temsiller biletli ve paralı.. Kaya'da o sıralar biraz yolsuz. Ne yapsın ?  Çırpınıyor ona buna dert yanıyor. Sevgili Levent Dilmaç, son derece zeki,  durumu hemen anlıyor. Kendisi tiyatro kolundan ya !, en ciddî ve müşfik sesiyle: " Lafı mı olur Kayacığım? Ben gişe memurunu tenbihlerim. Sen sadece kendini tanıt, seni içeri alırlar" diyor.
 
Garibim Kaya pür sevinç tertemiz giyinip süslenip, tiyatronun yolunu tutuyor. Temsilden az önce giderek gişeye eğiliyor ve "Merhaba ben Kaya Toros" diyor.
Tabii zavallı gişe memuru bir şey anlamayıp aptal aptal bakınca duyuramadığını zannederek tekrar, daha yüksek sesle ve daha mütebessim: "Merhaba ben Kaya Toros"!! diyor. Gişedeki de şaşkın ne yapsın?
O da kendi ismini söyleyerek memnun oldum diyor.! Uzatmıyalım, sonunda Kaya, masum yüzlü Çerkezin kurbanı olduğunu ve işletildiğini nihayet hazin bir şekilde anlıyor. (Levent uzunca bir süre saklanmak zorunda kalmıştı!!)
 

 
Sahne3:  Ankara Otokoç binası
 
Sevgili Tunçay ile mutlu bir tesadüf eseri olarak Ankara'da aynı şirkette iş bulmuştuk. Gayet mutlu çalışıyoruz. Üst katta müdürlerin birbirinden genç, güzel ve zeki sekreterleri var.
 
Öğle aralarında, fırsat buldukça onlarla gülüp eğlenip şakalaşarak vakit geçiriyoruz.
 
Bir gün,  genel müdürün sekreteri sevinçle "Yaşasın!! Istanbul'dan Kaya bey ziyaretimize geliyor. Bir gün gelmişti, hayatımda gördüğüm en güzel adam.!! demesin mi?
 
Öbür kızlar da utanmadan tasdik ediyorlar. "Ya,  evet acayip yakışıklı!. Ne olur gelince bize de haber ver, biz de görelim!" falan diyorlar. Utanmasalar adamcağiza saldıracaklar edepsizler.
 
 Bizdeki reaksiyonu tahmin edebiliyor musunuz?  Epeyce kıskandık doğal olarak. Meraktan öleceğim. Kimmiş lan bu Istanbul'lu Kaya bey?  diye Tunçay'a sordum. O da bilmiyor. Ziyaret günü yaklastıkça, kızlar adeta deli olacaklar. Kaya bey gelmeden önce kuaförlere gitmeler, elbise seçme telaşları, makyajlar filan gırla gidiyor.
Sonunda Kaya bey çıktı geldi. Ben aşağıdayım. Tunçay telefon etti. Kahkahalar atıyor. Gel bak bakalim yakışıkı kimmiş!  dedi.  Gittim ki bizim Kaya!! Bir rahatladım. Hani en azından kızlar yabancıya gitmeyecek!!! Kızlara bir rüsvet karşılığında Kaya'yı tanıştırayım diye düşünmedim değil ama, sonunda kıskançlık ağır bastı. Özellikle Kaya'ya bir şey demedik, ek yerimizi belli etmedik.. Bakınız kaç yıl sonra ancak şimdi itiraf edebiliyorum.
Kaya'cığım bizi affet !!

İbrahim Evrim
15 Haziran 2011
_______________________________

iBRAHiM EVRiM' DEN   AHMET KAPTAN   ANISI :

              Değerli Arkadaşlar,                      

          Ahmet son derece kibar, terbiyeli, görgülü ve zarif bir kardeşimizdi.
Uzun yıllar Strasbourg'da birlikte yaşamamıza rağmen malesef çok sık görüşemezdik... Zaman zaman bir araya geldiğimizde eski günleri yad ederek çok gülüşürdük.

          9.B sınıfında 1 yıl beraber okumuştuk. O zamanlar Amerika ile yapılan 
AFS öğrenci mübadele programına  her nasılsa kabul edilmiş ve 1 yıl orada okuması kesinleşmişti.
          Ahmet o rehavetle dersleri sermiş, tamamen abandone durumdaydı.
M. Benard, kendisini eskiden tanıdığından, böyle boşvermişliğine tahammül edemiyor, tekrar motive edebilmek için çırpınıp duruyor neden böyle davrandığını sorduğunda, Ahmet, mazeret olarak Amerika'ya gideceğini
beyan ediyordu. 

           M. Benard, yaptığı bir yazılı imtihanda, Ahmet'in kağıdı üzerine
" Boooo0n voooo0yage! " yazmış, son 0'nun altını çizerek sıfır verdiğini
ima etmişti. 
            Allah rahmet eylesin, yolu açık olsun.
Boooooon Vooooyage Ahmet ! Nur içinde yat.
 
            İbrahim EVRİM
           
12 Ekim 2011
_______________________________

MEHMET ESEN' iN ARDINDAN... 
Okuldan tanışmazdık..        
Birkac kişi hariç, 101 olmayan kimseyle tanışmazdım zati, asosyalliğimden..

Bizi Neco Ağam tanıştırdı, o da yüzyüze mi, telefonla mı, unuttum..
Beni İş Pangasına davet etti, emekliliğine az vardı, gittim...
Devasa binaya girdim, devasa bankoya maruzatımı annattım..
Az sonra merdivenlerden biri indi, bana yaklaştı, selamlaştık, yüzünü ekşitti:
" - Ulan buralara kırmızı halı serin dedim, Burak Ağam gelecek!  Gene dalga gecmiş şerefsizler.." dedi...
O gün bu gündür o benim "Değerli Komşum Ağam" oldu, bana da "Ulu Komşum" lakabını bahşetti...
Şu ana kadar elim klavyeye varamadı.. Ne mutluyum ki tanımışım...
Burak Gönenç
6 Mart 2012
_______________________________

BORA' DAN BiR  23 NiSAN  ANISI :

     Günlerden bi 22 nisan günü....
Aldı sazı eline Dedem Korkut bakalım neler söyledi ...
 
     Sayın seyirciler, gün 22 nisan ertesi gün de 23 nisan ya, biz tüm edebiyatçı takımı kalkıp sınıfı süslemiştik bizimkisi tabii, hani biraz lakırdı şamata falan olur da ilk ders  kaynar düşüncesiydi. Ve hiç bir provokasyon olacak şey de yoktu ortalıkta.
     Efenim uzatmıyayım, ilk ders frenkçe ve M.Zemor; adamın sınıfa girmesiyle, kıpkırmızı olup dışarı çıkması bir oldu ! Ulan n'oolii falan demeye kalmadi, ders nazırı (ki hiç hazzetmem, haz edeni de sevmem !) Kerveillant ile tekrar avdet etti zat'ı alileri;
      "Voyez M.Kerveillant, ce n'est pas une classe c'est une foire, je refuse d'assurer cette heure dans ce kermès" buyurdu ve "Bütün buralarin tek hakimi benim" edasiyla döndü kıçını gitti, Kerve de peşinden o sarsavalak sırıtışıyla seğirtti !
     Biz bütün sınıf  "-Ulan ne i$, bunu gerektirecek n'aaptik ki !" durumlarında donduk kaldık. Tabii  bütün bunlar biraz gürültü patırtı yaptı ve diğer sınıflarda da bir kıpırdanma, koridorlara çıkılmalar başladı.
     Bir müddet sonra, rahmetli Ferruhzat Hoca, koştura koştura geldi  (Muhittin Hoca, ki o'nun da toprağı bol olsun böbrek tedavisi icin  Frengistan'da idi, ve en yüksek sorumlu Ferruhzat Hoca idi),  " -Çocuklar, hadise çıkarmayın, indiriverin şu süsleri" dedi; biz bulmuşuz dersi  kaynatmanın hiç umulmadik fırsatını " -Olmaz Hocam bugün 23 nisan,neşe doluyor insan, ayrica milli bir bayram, boyle zibidik bir frengin kaprisi yüzünden ağız tadıyla milli bayramımızı kutlayamıycak mıyız ? " ayaklarında, direniyoruz.
     Ferruhzat Hoca, baktı ki iş "kemalist" boyutlara varıyor, kendi kafacığında bir compromis olarak " -Peki bu süsler kalsın ama hiç değilse başka sınıfa gidin bari" dedi ve tabii o saatte başka bir sınıf olmadığı için, bizi o zamanlar coğrafya dersanesi olarak kullanılan (şimdi yanılmıyorsam bilgisayar dersanesi ) sınıfa götürdü ki, işte kıyamet o zaman koptu, çünkü, efendime söyliyim, o sınıfın kara tahtasının tam üstünde, hatırlayacağınız gibi,  koskoca arapça hattat bir ibare vardi.
     Zemor tırıs, tırıs geldi ama gelmesiyle de, bizim İhtiyar Ferit (Ülker) , altından sandalyeyi çektigi gibi, tüm hışmıyla ademin üzerine yürümesin mi ? Yürüsün tabii ! Ve yürüdü de zaten ! Bi yandan da "- Atatürk harf devrimini yapti ve bize emanet etti, Atatürk'ün en anlamlı bayramlarından 23 Nisan'da, böyle arapça harflerle ne idüğü belirsiz lakırdılar yazılmış bir yerde de biz ders yapmayiz, çek yıkıl, gidinin frengi " diye DELLENEREK, bağrınıyor !
Ufff, biz hemen sıralara vurmaya ba$ladik; Kerveillant ko$tura ko$tura, Ferruhzat Hoca fesupanallah çekerek, Jimnastikçi Polis Irfan çekinerek, Kara Hasan gülerek doluverdiler sınıfa ! Ihtiyar Ferit "tutmayin beni lan, ben devrimlerin muhafızıyım" diye yırtınıyor, Zemor,
"- Moi j'ai la ceinture marron" deyip, Ferruhzat Hoca'nın arkasına sığınmış kahramanlık yapıyor, Köstebek Hüsnü (Dilli), sendikacılığın ilk baharında ya, "- Taviz yok beyler, bu iş devrime kadar gider" diye sloganlar atıyor, Ayi Celalettin (Kart) en diplomatik haliyle, Ferruhzat Hoca'ya günün mana ve ehemmiyetini anlatiyor; Cingene Zafer (Doğan) ve Zalim Avif (Madenci) ortalığın bulanmasını fırsat bilip arka sıralarda bi yerlerde poker'e oturuyorlar, Baba Faruk (Ümit) ve Cüney Turgay (Kıran) dersi kırıyor, Babuccioğli mümessil olmanin sorumluluğuyla (!) Zemor'la Ferit'i ayırmaya ugraşıyor, bu arada da "- Aaa excusez moi mösyö elim kaydi" ayaklarında fırsattır deyip Zemor'a pata-küte vuruyor,  Kerveillant, nerden bulduysa bulmuş bir Türk Bayrağını sınıfın ortasında açmaya calışıyor, bir takım münafiklar
" - Ulan Ferit sen bu herifi öksürsen yıkarsin" diye Ferit'e gaz veriyorlar, Zavalli Ferruhzat Hoca, devrim, mevrim, arapça harfler, Atatürk falan lakırdılarıyla işin hakkaten büyüyeceğini görüp, Zemor'u sermonluyor, bu arada Kara Hasan büyük bir keyifle kapının hemen yanında kahvesini yudumluyor !
Sonuçta, Ferruhzat Hoca, bizi tekrar kendi sınıfımıza göndererek sorunu hallediyor ve zaten öğleden sonrası tatil olan 22 nisan'da ders mers yapmadan, çıkıp gidiyoruz mektepten..
     Sonra Efendim, Muhittin Hoca Fransa'dan döndü ve olay kendisine Kerve tarafından aktarıldığı için, bir gün Ferruhzat Hoca ile birlikte sınıfa daldılar: " - Efeem kimden çıktı bu, dahiyane sınıfı süsleme fikri" buyurdu, Muhittin Hoca... Ben süklüm, püklüm kalktım... Köstebek Hüsnü'den devrimcilik öğreniyoruz ya, içimden de kendi kendime "- Ağbi bu iş devrime kadar gider, korkma" diyorum, tabii aslında yapılan şeyin eleştirilecek, cezalandırılacak hiç bir tarafı da yok çünkü altı üstü bir milli bayramda sınıf süslemişiz.
     Muhittin Hoca baktı, baktı sonra " - Efeem, bundan sonraki bayramlarda da süsleyecekseniz önceden haberimiz olsun ki, size verilecek sınıfı baştan ayarlıyalım" dedi ve döndü gitti; Ferruhzat Hoca da gülerek " - Jazbandçi Üsküdar'lı Bora Efendi, bundan böyle kızlardan gelen mektuplarını okumadan verecem sana !" buyurdu...
     Ve olay kapandı bitti..
     Amma uzun oldu ama iyi oldu fena mı payla$tık i$te bir anıyı daha !
 
     Bora
_______________________________

O.M.S. DEN ... TAKVİMDEN BİR YAPRAK : 
                 6 EKİM - İSTANBUL' UN KURTULUŞU

 

 

İstanbul’u fetheden komutan ve askerine cennet vaat edilmiş. 

 

Tarihimizde Sultanlar Sultanı Fatih Sultan Mehmet Han ve ecdadı fatihan 29 Mayıs 1453 de İstanbul’u fethetti. Cennete nail oldular.

 

Sonra  asırlarca mağlubiyetler birbiri ardına sürdü. Sonunda ülkemiz sömürge oldu. Kendimize güven kalmadı.  Övünmek için ancak asırlar öncesine gitmemiz gerekiyordu. İstanbul işgal edildi. Sevr Anlaşmasına göre İstanbul elimizden çoktan alınmıştı. İşgal altında İstanbul’da Son Sadrazam Kırımlı Ahmet Tevfik Paşa Hazretleri arabası ile Grand Rue de Pera’dan  geçmesine bir işgalci çavuş dilerse izin vermiyordu!.

 

Ermeni ve Rum Patrikleri İstanbul’u işgal edenleri, elimizden alanları coşku ile kutsuyordu. Grand Rue de Pera, Cadde-i Kebir baştan sona işgalcilerin bayrakları ile donatılmıştı. İşgalci komutan Fatih’e nazire beyaz at üstünde işgal şatafatını sürdürüyor, işgalci savaş gemileri tüm toplarını şehre ve saraya çevirmişlerdi, hanlar, kışlalar bir bir boşaltılıp düşmana teslim ediliyordu. İstanbullular hüzün içinde idi. Suskundu.

 

Çanakkale’nin Muzaffer Komutanı ve onun askerleri  Sakarya ve Büyük Taarruz sonrası İstanbul’u  6 Ekim 1923 de geri kazandılar. Sadece İstanbul mu? Bugün vatan dediğimiz tüm toprakları düşman istilasından, düşman çizmesinden kurtardılar.

 

Düşmanlar “Geldikleri gibi gittiler”.

 

Modern Türkiye’nin kurucusu, büyük kurtarıcı, iki cihanda aziz Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarının  makamları elbette cennettir.

 

Aziz muhariplerimiz, şehitlerimiz,  sadece Türkiye’yi kurtarmakla da kalmadılar tüm mazlum milletlere örnek oldular.

 

İstiklal Savaşında düşmanla birlik olup Kuvai Milliye-i arkadan vurmaktan, tekkelerde miskin oturup savaştan kaçmaktan, yaptıklarından, çıkardıkları ayaklanmalardan utanmadılar.

 

Sabah murafaaya Dr. Av. Reyan Erben * ile katıldık, İstanbul’a 13 00 treni ile dönüyorduk. Akşama doğru vagon restoranda oturduk. Reyan bey, Kurtuluş Ordusunun İstanbul’a girişini anlattı. **  Kurtuluş Ordusu İzmit’ten gelip Üsküdar’da konuşlanmasını, İstanbul yakasında karşılama hazırlıkları yapıldığını, kendisine de Refet Paşa’ya bir demet çiçek vermek ve  bir de şiir okumak görevi düştüğü için heyecanla Refet Paşa ve Kurtuluş Ordusunu beklerken halkın sevinçten uçtuğunu, yerinde duramadığını, sokakta zıpladığını, sevinç çığlıkları attığını bu sırada ordunun önlerinden geçtiğini, elindeki çiçeğin havaya uçtuğunu, halkın askerlerin boynuna sarılıp öptüğünü, heyecanın doruk noktasına geldiğini o günü yaşarcasına anlattı. Yandaki masada bizi dinleyenlerden biri kalktı Reyan beye sarıldı, onu başından öptü. Reyan bey biraz şakın bu bey beni niye öptü dedi.

 

İstanbul’un kurtuluşu kutlu olsun.

 

Atatürk seni sevmek ibadettir.

 

Ne mutlu Türküm diyene.

 


İstanbul, 06 Ekim 2013 

 

OMS 


   * - Reyhan Erben 1906 – 1992 , İzmir’li Dava Vekili Güzel Hasan Beyin torunu, Sultan Abdülhamid Han döneminde  2. derecede Şevkat Nişanı ile taltif edilmiş yazar Betül Hanım Efendinin oğlu, Sorbon’dan mezun, Doktor Avukat.

    * * -

 İzmir'in Kurtuluşu'ndan sonra padişah VI. Mehmet Vahdettin ve Damat Ferit Paşa Eylül 1922'de ülkeyi terk etti. 4 Ekim 1923'de işgal kuvvetleri Türk bayrağını selamlayarak İstanbul'u terk etti. 6 Ekim'de Selahattin Adil komutasındaki Türk birlikleri İstanbul'a girdi.
_______________________________

    
  



     Rahmetli  Hayrettin Tuğal ile 10.sınıfta 1 sene aynı sınıfta oldum.
     Neşeli güler yüzlü topçulardandı. Bu genel karakter hatıralarının dışında 46 yıl öncesinden onunla ilgili tek bir hatıram var:
     Bildiğiniz gibi benim futbola merakım ve kabiliyetim yoktu. İçten içe oynamak istesem de bana teklif olmazdı. Hasbelkader bir gün beden eğitimi saatinde adam yokluğunda Grand Cour' da Hayrettin ile aynı takımda gırgır bir maçta yer alabildim.
     Hayrettin topu aldı. Gırgır maç ya çalım üstüne çalım, bir kaç çalımlayıp geçti kaleye bir adım kalaya kadar geldi. Golü rahatça atabilecek durumda, kaleci karşısında iken gırgırına soluna doğru bir figüran gibi sahada dolaşan benim önüme topu attı. Kaleye bir adım var, kaleci Hayrettin'in karşısında kala kalmış, koskoca kale önümde bomboş. Top sağdan geliyor ya sol ayakla vurmak durumunda kaldım.Top 88 veya 89 derece havaya dikildi,  avuta gitti... Ben şaşkın şaşkın kalenin karşısında kaldım.(Gırgır iddiasız bir maç ya kızan mızan yok,herkesin dudaklarında bir gülümseme.)
     O anı 46 yıldır unutamadım.
     Herhalde ölünceye kadar da tatlı bir hatıra olarak hafızamda kalacak.
     Cevat PAMUK
     26 Aralık 2013

_______________________________
KILLING 

 

      Okul açıldığında, 12 Edebiyat sınıfında insanda ilk bakışta hürmet uyandırıp ceketini ilikleme arzusu veren, kelli felli, takım elbiseli, pardesülü ve eli çantalı bir tip belirmişti.  Belge aldığı için bir yıldır okuldan uzakta olduğundan hafızlardan silinmiş, unutulmuş gibiydi.

    Birkaç yıl önce, o zamanlar galiba Günaydın gazetesinde yayınlanmakta olan “ Killing ” tipini takliden iskelet biçiminde bir T-Shirtle dolaştığından, Kill Nuray lakabı takılmıştı. “Tavuk” Nuray lakabı da vardı ama daha çok Kill diye biliniyordu.

    Elinde avukat tipi bir çanta, ağır başlı bir kıyafet ve olduğundan yaşlı görünümyle uzun zaman kapıcılar da dahil olmak üzere,  bir çok personel kendisini yeni bir öğretmen, ya da en azından belleticilerden biri zannettiklerinden, dilediği zaman gülücükler dağıtıp, selamlar vererek kapıdan girip çıkabiliyordu.

 

     İlk zamanlar, sınıfta kendi akranı olan Arap Merih’ten başka kimseyle yakınlık kuramamakla beraber, yavaş yavaş ısınma turlarına başlamış, ve kendisini kısa zamanda sevdirmişti.

 

     Bir akşam, ertesi gün Kerveillant hoca’nın Cebir imtihanı olduğundan, etüdde bütün sınıf harıl harıl çalışırken benim boş oturduğumu farkedip yanıma gelmiş, ve,

      -   Sen abant mısın ? demişti.

     İlk konuşmamız böyle olmuştu. Abant deyimiyle, abandonné demek istediğini anladıktan sonra ikimiz de boşvermişliğin rahatlığıyla, Beyoğlu’na çıkıp, kafaları çekip, sinemaya gitmeye karar vermiş, kendimizi okuldan dışarı atmıştık.

     Soğuk ve yağışlı bir sonbahar –kış akşamıydı. Pardesülerimizin yakalarını kaldırmış, kolkola girmiş ve Nuray’ın eski tip geniş şemsiyesinin altına sığınmış Taksim’e doğru yürüyorduk.

 

     Nuray, şemsiyesinin ucunu önümüzde yürümekte olan kızların şemsiyelerinin tepesine değiriyor, ve “aaargh” , “oooohhh” gibi abartılı orgazmik sesler çıkarıyordu.

-    Ne yapıyorsun? Nuray?  diye sorduğumda, ömrüm boyunca hiç unutamıyacağım

-  “LİBİDOO” diye cevap vermişti.

 Bu orijanilliği, bu marjinalliği hayatım boyunca hiç unutamadım ve hep gülümseyerek anımsadım.

     Dehşetli “ mitoman ”dı. İnanılmaz hikâyeler, efsaneler uydurabiliyor ve yine başdöndörücü bir hız ve mizahi bir üslupla aktarabiliyordu. İnsan onu dinlerken takip etmekte zorlanırdı. Çok sevimli bir Franco-Turc konuşma tarzı vardı. Yani, konuşurken araya sokuşturduğu Fransızca sözcükleri çok yakıştırırdı. Yatakhanede Hüseyin Mustafa’yı “je t’aurai ! ” diye kovalaması bugün bile beni gülmekten kasıklarımı çatlatatan bir anıdır.


     Mitomanlığının en basit örneklerinden birisini anlatayım: Sabahları, 12 edebiyat kapısından girince hemen sağda, nisbeten daha sıcak olan kalorifer radyatörünün yanında, Nasuhi, Arap, ben, Tuncay gibi mutad tiryakiler toplaşıp sigara içerdik. Bir sabah, Nuray yüzünde muzip gülümsemesiyle yanımıza sokulmuş, her zamanki gibi, kravatlı, tam takım giyimli olduğu halde, kaşıyla gözüyle sağ ayağında çorap olmadığını göstermeye çalışıyordu.

        -    “Hayırdır, Nuray! Neden çorapsızsın? ”  diye sorduğumuzda,

  -   “Kocası aniden geldi de giymeye fırsat bulamadım! ” demiş bizleri kahkahaya boğmuştu.

 

     Sabahları genellikle geç gelir, dersler başladıktan sonra sınıfa girer, çıldırtıcı bir yavaşlıkla çanta, atkı, pardesü çıkarır, yerleştirir, askıya asar ve Eyüp’teki kendi çiçek seralarından koparıp getirdiği, artık hangi mevsimse ona uygun, nergiz, sümbül, menekşe, zambak vs’yi hocanın masasındaki minik vazoya yerleştirirdi. Çiçeklerin mitolojik öykülerini çok iyi bilir ve anlatırdı.

     Bir gün, yine geç geldiği bir Madame Sommerville dersinde, kadını kızdırmış ve;

       -    “ Nuray! J’ai des principes! Sortez ! ”  dedirtmişti.

     Nuray yine aynı çıldırtıcı yavaşlıkla tekrar giyinmiş, ve çıkarken;

-      “ Moi aussi j’ai des principes Madame! ” diyerek başı yukarda sınıfı terketmişti.

     Akıllara durgunluk verecek ve Nami’yi kıskançlıktan öldürecek derecede bir Fransızca vocabulaire bilgisi vardı. Hüseyin Mustafa ile Larousse’tan kontrol etmek kaydıyla, dilde en az kullanılan, en köşe bucak kelimeleri sorar ve hayretle bildiğni müşahede ederdik. Bir gün artık bunu da bilmesine imkan yok diye “üzengi” ne demek Nuray diye sorduğumu hatırlıyorum. “ étrier ” diyerek çüş artık dedirtmiş ama o kelimeyi de bir daha unutmayışıma vesile olmuştu.

     Hatırınızdadır. Şubat tatillerinde galiba, alt kattaki salonlardan birinde, Serinofil derneğinin kanarya sergisi olurdu. Bu sergilerden birinde, hepimizin içini çektiren ve sergiyi defalarca gezmemize neden olan kızıl saçlı, çilli, güzel mi güzel, şirin mi şirin, sevimli kızcağızı Nuray koluna takıp okula getirmiş ve bizi hayrete düşürmüştü. Kızcağızın adını hatırlamıyorum Nuray, kızın Yugoslav göçmenliğine izafeten kısaca “YUG” diye hitap ediyordu.

     Hermine Kalutsiyan, sen sonuna doğru durumu kütü olanlara bir rattrapage sözlüsü yapmaya karar vermiş ve işimizi kolaylaştırmak için de konu seçimini de bize bırakmıştı. Yani ne biliyorsanız onu anlatın demişti. Nuray sözlüye kolunda “Yug” hanımla gelmiş, ve Mam’zel, evlenmek zorundayız bize acıyın diye toprağı bol olsun Hermine hoca’yı gülmekten ağlatmış ve notu da koparmıştı.


     Mehmet Kalmuk, Arap Merih ve Nuray’ın edebiyat kompozisyonlarını ben yazardım. Edebiyattan geçer notu benden de yüksek alarak geçmişlerdi. Ne haksızlık yarabbi!


    
Okul bittikten sonra zaman zaman kendisini görür ve “dégradation”u hissederek üzülürdüm.
     Bir gün elinde kocaman bir sargıyla okulun önlerinde karşılaştım. Bir kapkaççı elindeki çantayı kapıp kaçmak istemiş, Nuray kayışa aslıp direnince herif elindeki bıçakla Nuray’ın parmağını adeta kökünden koparmıştı. Uzun zaman bunun acısını çekti. Gelgelelim, anlatırken sanki başına gelenden zevk alır gibi anlatıyordu.

     Galiba rehberlik yaparak ufak tefek geçimini temin edebiliyordu. Bir başka zaman karşılaştığımızda bana Nakş-ı Dil (Aimée) Sultanın öyküsünü müthiş ayrıntılarla anlatmış ve ömrümün geri kalanında muhtelif ortamlarda bu öyküyü başkalarına satarak özellikle nisa taifesi nezdinde “Ne kültürlü adam!” izlenimi uyandırmama neden olmuştu.


     Hepinizle olduğu gibi, Nuray’la da iftihar ediyorum. Allah ona da sizlere de sağlık, afiyet mutluluklar versin. Tanıma fırsatı bulamıyanlara Nuray’ı azıcık da olsa tanıtmak istedim.

     Sevgiyle, esenlikle kalın.

     1503, İbrahim Evrim
  _______________________________

  

Akıntıburnu 

aknt2

     Kızgın asfaltın üzerinde yürümeye başladık. Çıplak ayakla… Koymuştuk bir kez aklımıza, o yaz dönemi içinde yapacaktık muhakkak… Yapacaktık ki okullar açıldığında tekrar tekrar anlatacak güzel bir hikayemiz olsun. Belki her seferinde biraz da abartarak. Neden olmasın?

     Eğer kendimiz bir hikaye yaratamıyorsak, anlatacak bir şeyimiz de olamazdı. TV dizileri yoktu, çünkü TV yoktu. Gündem kızıştıracak bir spor medyası da yoktu. Herkesin ortak olarak konuşacağı bir şeyleri kimse sunamazdı bize. Ne yapabilirdik ki?

     Biz de hikayelerimizi kendimiz yaratırdık. Ve hikayelerimiz daima yaşadıklarımız olurdu. Başkalarını değil kendimizi konuşurduk. Herkesin izlediği ekranlardan aktarılan sahte yaşamları değil; dünyanın nabız atışına tüm bedenimizle, tüm benliğimizle katıldığımız anları konuşurduk.

     Evet, o gün bugündü. Deniz hafiften çırpıntılıydı. Hava da açıktı. Yani her şey uygundu. Evet, bugün iyi bir gündü. Ne zamandır düşündüğümüz şeyi yapabilirdik.

     Aslında akıntıburnuna indiğimizde, hiçbirimizde böyle bir düşünce yoktu. Yaz günlerinin herhangi birinde olduğu gibi havlumuzu omuzumuza atmış, sahile inmişdik. Plansız, programsız.  Kimlere rastlayacağımızı bile bilmeden. Hergün böyle olurdu. Sahile inerdik ve gün kendiliğinden şekillenmeye başlardı. Biz raslantı insanlarıydık. Aylaktık. Hiç acelemiz yokdu. Zamana yenik düşmezdik. Zamanın içinde yüzerdik.

     Güneşin en acımasız olduğu günlerdi. Hele öğle zamanları iyiden iyiye yakardı.Bu nedenle deniz kıyısına inmeden eczaneye uğrar kakao yağı alırdık. Vücudumuza sürmek için. Korunma amacıyla. Şimdi bu da nedir diyeceksiniz. Bu kendimizi korumanın tek yoluydu o günlerde. Günümüzde  sayıları giderek  artan  o çok faktörlü güneş kremleri yoktu o zamanlar. Önce 3 sonra 10, yetmedi 15 şimdilerde ise 50 leri geçen sayıda faktör içeren koruyucu kremler yoktu. Şimdi varlar da ne farkediyor sanki? Güneşin huyu mu değişti? Atmosfer sahiden daha mı inceldi?. Dünyayı bu kadar çok insani sorun sarmışken, bilimsel araştırmaların hassas kremler araştırmaktan başka bir önceliği kalmadı mı? Yoksa, aslında o bilimsel araştırmalar da sadece sözde mi? Bir parça kakao yağı alır sürerdik. Yeterdi. Herkese yeterdi.

     Macera aradığımız yaşlardaydık. Macera dediğimiz şey kendiliğinden olmazdı. Macerayı biz yaratırdık. Son günlerdeki en önemli konumuz da, Rumelihisarı’ndaki fenere kadar gidip, oradan denize atlamak  ve kendimizi akıntıya bırakıp, gidebildiğimiz kadar gitmekdi. Iddiamız bu idi. Aklımız buna takılmışdı.

     Tabii bizim yaz ödevlerimiz yoktu. Gidilecek kurslar, hazırlanacak sınavlar da. Evimizde bir bilgisayar, elimizde bir telefon yoktu. Televizyon mu? Hareketli resimleri ancak sinemada görebilirdik o zamanlar. O da ancak akşamları açık hava sinemasında. Gezecek bir arabayı hayal bile edemezdik. Yoldan bile araba geçmiyordu ki o günlerde. O kadar geçmezdi ki, yolun tam ortasına, yola dik olarak uzanır ve zaman tutardık. Bu bir oyundu. Riskli bir oyun. Yoldan araba gelse de gelmese de, en az şu kadar dakika yoldan çekilmeyeceğim türünden bir iddia oyunuydu bu. Anımsıyorum da, arabaların geçmediği uzun dakikalar olurdu. Ve biz giderek iddia ettiğimiz süreyi artırırdık. Tabii zaman zaman yoldan kaçmak zorunda kaldığımız anlar da olmadı değil. Ama, arabaların gelip gelip de, tam da bizim yere uzanmış bedenimizin hemen yanı başında durmak zorunda kaldıkları anlar yok mu? İşte o an her şeye bedeldi!  Oyun işte! Hayatın her anını oyun gibi gören, ama eğlenecek oyuncakları olmayan çocukların riskli oyunları. İyi ki de yokmuş oyuncaklarımız! Şunu anlamıştım o zamanlar; herhangi bir konuda, elinizde imkanlar yoksa ama hevesiniz ve tutkunuz varsa, işte tam da o anda yaratıcı oluyorsunuz. Zorunlu ama doğal bir yaratıcılık bu. Bu nedenle de, ölçüyü aşan bir bolluğun, yaratıcılığı yok ettiğini düşünmüşümdür hep. Ya da yapay yaratıcılıklara yol açtığını…

     Bugün, araba bolluğu nedeniyle artık yollarda böyle bir oyun oynama şansının kalmadığını biliyorum. Birbiri ardına sıralanmış uzun araba konvoyları var artık bu yollarda. Yoldan geçtikleri de söylenemez. Çünkü geçecek kadar hızlanamıyorlar. Belki de emekleyerek lastik lastik ilerliyorlar demek daha doğru olur. Yolun ortasına yatamasanız bile, bu kalabalık içinde de bazı oyun fırsatları vardır muhakkak, bizim göremediğimiz. İğneden geçen iplik gibi, yoldaki ve kaldırımdaki arabalar arasında kıvrılıp duran motorsikletli kuryeler belki de böyle bir oyun oynuyorlardır aslında. Kim bilir?

     Bizim oyuncaklarımız yoktu. Ama oyunlarımız vardı. Ve bizim için hergün bir oyun günüydü çocukluğumuzda. Yolda kıvrıla kıvrıla giden motorsikletli kuryelere bakıyorum da… Ne mi görüyorum? Yalnızca bir iş telaşı görmüyorum bu genç çocuklarda. Belki bir yemek paketini, belki de önemli bir belgeyi bir yerlere yetiştirecekler diye düşünebiliriz. Ama o motorsikletin üzerinde oturanın tek duygusu bu değil. Oturuşu, duruşu, gidiş şekli, kullanma biçimi bambaşka görüntüler veriyor etrafa. Bazan ben burdayım diyor.Bana bakın. Nasıl da kullanıyorum makinayı. Görüyor musunuz ehlileştirdim teknolojiyi. Onun efendisi oldum ben. Bu bir kibir. Hükmetme duygusu. Bunlar, şöyle veya böyle çocukluğunda oyun oynama fırsatı bulabilmiş olanları muhtemelen. Bir de çocukluğunda oyun oynayamayanlar var. Belki çocukluğundan başlayarak  iş peşinde koşup para kazanmak zorunda olduklarından.  Simit satarak, tamirci çıraklığı, berber kalfalığı yaparak. Bunlar eve ekmek getirenler. Ve oynayacak zaman bulamayanlar. Ya da oyuncağa verecek parayı hiçbir zaman bir araya getiremeyenler. Bunlar oyuncaklar dünyasında yaşayıp da oyun oynayamayan çocuklar. İşte bunlar için motorsiklet, geç gelmiş bir oyuncak. Ve bir şeyleri bir yerlere yetiştirmeye çalışırken aynı zamanda oyun oynuyorlar oyuncaklarıyla. Motorsikletle. Yollarda…

Haluk ERKUT       www.halukerkut.com bloğundan
9 Haziran 2015
_______________________________

 

AYI  RAMO
 
   Ayı Ramazaan,
   Kürt Ramazaaan
   ………………..
   ………………..
   Galatasaray Lisesi’nin aralarında, Turgay Şeren, İsfendiyar Açıksöz, Coşkun Özarı, Özkan Dallı, Deger Eraybar, gibi sporcularının top kosturduğu tarihi spor sahası Grand-Cour’da, 12 Edebiyat- 10 Edebiyat arasındaki kıyasıya çekişmeli geçen elemeli bir maç var. Oyunda kimler yok ki… Yaman  Çora, Kasap Müfit, Korhan, Kelle Erol, Süğünç, Budak, Ortaköylü Tamer Levent, Piç Kemal, o yıl 13. ya da 14. sınıfta olması gerekirken 10 da takılı kalıp, kardesi Deli Yenerle beraber oynayan Değer Eraybar, baska bir deli, Deli Aral, kalelerin birinde, ileride Gölge Adam olacak olan Ertugrul Akbay, öbüründe okul takımı kalecisi Dinç Gürs... Ayı Ramazaan diye başlayan bu dehşet verici ve edebsiz nakarat, okulun yan duvarlarını aşarak Beyoğlu’nun yan sokaklarına taşarken, oyunun hızını kesmiş, maça yönelik tüm ilgiyi neredeyse sıfırlamış, tüm seyircinin dikkatini dağıtmış, ve hepsinin avaz avaz koroya katılmasını sağlamıştı. Maçı komşu sokak binalarının balkon ve Zografyan Lisesi camlarından izleyen, ama esas amaçları kendilerini göstermek olan Rum, bazıları da o civar kadın terzilerinde çalışan Beyoğlu kızları, gülüşerek ve göstere göstere kulaklarını tıkayarak içerilere kaçıştılar. Prova zamanı, içeriyi dikizleyenlere bir ceza gibi kapatılan terzi perdeleri gene hışımla kapatıldı.Artık durma noktasına gelmiş maçın oyuncuları bile farkında olmadan, elleri bellerinde koroya katılmışlardı. Okulun Grand-Cour’a bakan  küçük revir penceresine zor sığdığı için, maçı ancak önceden dışarıya bir sağa, bir sola dönerek çıkarttığı omuzlarının altındaki dev gibi kollarını üstüste birleştirerek takip edebilen çam yarması iri yarı seyirci, bu hayasız koroyu kimlerin ateşleyip yönettiğini uzaktan kestirmeye çalışıyordu. Maçların sürekli seyircileri arasında bulunan ele başları, bir kaç dakika sonra olacakları bildiklerinden mümkün olduğu kadar Ayı Ramo’ya gözükmeden koronun daha ateşli bağırması için ellerinden geleni yapıyorlardı. İşler bu noktaya gelince maçın bir süre yarıda kalacağı artık kesinleşmişti...
   Yeteri derecede ilgi ve bilgi topladığına inanan Ayı Ramo, yarım dönerek pencereden içeri önce sağ, sonra sol omuzunu güçlükle çekti. Bir kaç yıl önce Anadolunun herhangi bir köyünde ………… habersiz, saf ve temiz bir Türk vatandaşı olarak yaşarken, Galatasaray Lisesi cehennemine düşen Ramo, galiba kendine ayı denmesine değil, …….. denmesine kızıyordu. Pencereden ayrılmadan elini ve işaret parmağını biraz sonra olacak katliamın ön habercisi olarak tehdit dolu bakışlar eşliğinde sahaya doğru bir kaç kez salladı. Grand-Cour’da kaçışma başlamıştı bile, Ayı Ramo’nun elinde koca bir odunla köpürerek sahaya inmesine saniyeler kalmıştı. Az sonra Ayı Ramo, bir İspanyol arenasına salınmış azgın bir boğa gibi, elinde sopası sahaya dalmıştı bile. Önüne gelene odunu geçiriyor, aralarında, hakem, oyuncu, seyirci ne varsa hepsini önüne katarak, sahayı en az bir tur döndürüyordu. Ayı Ramo döverek sakatladıklarına az sonra revirde pansuman yapacağı için, sopa vuruşlarında hiç de hesaplı ve insaflı davranmıyordu. Nasıl kırdıysa öyle tamir edecekti sonunda. Dövenin de, dövülenlerin de mutlu olup, birbirlerine kızmadıkları, hele sopayı sırtına yiyenlerin yerlerde yuvarlanırken gözlerinden kahkahalara karışık, sevinç yaşları dökülmesiyle tamamlanan bu garip tablo, hemen her maç sırasında, Ayı Ramo’nun seyirci olarak revir penceresinden gözükmesiyle başlardı. Ayı Ramo, kızgınlığı yeterli noktaya varınca, sopasını kapıp, merdivenler aşağı, sahaya dalmak için davranır, Grand-Cour’un kapısından içeri dalınca da kovalama başlardı. İşin garip tarafı, okul idaresi aşağı yukarı olanları bilmesine rağmen bu duruma müdahele etmeyi düşünmezdi. Galatasaray’ın kendine göre tutturduğu dengelerden biri olsa gerek, sonunda kimseye bir şey olmaz, maç kaldığı yerden devam ederdi. İspanya’nın Pamplona kenti yakınlarındaki Denia kasabasında her yıl tekrarlanan San Fermin festivalinde ölümü göze alıp, kızgın boğanın önünden koşarak kaçmaya çalışan insanları görünce, hep Ayı Ramo’nun bizi sopayla kovaladığı sahneleri hatirlarım. Orada kurtuluş denize atlamakken, bu bizde bazen Grande-Cour’un pencere parmaklıklarına ya da dikine inen kalın yağmur borularına tırmanmakla mümkün olurdu. Bir defasında önünden kaçarken düşmüş, elimdeki soslu sosisli sandviç suratıma yapışmıştı. Ayı Ramo suratıma yapışan sosisi, o kızgınlık içinde yanağımdan kopan et parçası, sosları da kan sanmış ve derhal beni tedaviye girişmişti. Bir kaç saniye içinde durumu farkedip, bir şeyimin olmadığını anlayınca sadece bir tekmeyle yolcu etmişti beni. O kısa an içinde dahi gözlerinde gördüğüm öfkeden uzak, şefkatli bakışı unutamam. Bana zarar vermiş olma ihtimali onu bir anda gene sevgili Ramomuz yapmıştı. Ama aynı bakışta, “bunu senden beklemezdim!” serzenişi de vardı...O günden sonra bir daha o koroya katılmadım. Zaten koro giderek azaldı ama bir süre daha sürdü, galiba biz dokuz ya da onuncu  sınıftayken de bitti. Sonunda Ayı Ramo belki de o zamanlar isteyerek başlattığı bu koroya, pencereden bakmaktan vaz geçerek, ya da tepki göstermeden maç izleyerek son verdirmişti. Ya da geçen yıllar onunla aramızdaki yaş farkını büyütmüş, bizler ona böyle bağırmaya utanmıştık. Ne de olsa Yamanlı, Ertuğrullu yıllar 1955-57 arasındaydı ve Ramo’nun yaşıyla, o yıl okulun son sınıfında olan kaşarlı
( o yıllarda, daha sonraları mükemmel bir Galatasaray buluşu olarak ortaya çıkacak kadayıf sözcüğü kullanılmıyordu...) bazı öğrenciler arasında olsa olsa 8-9 yıl vardı. Ayrıca, o elinde sopa aşağıya inip, aramıza dalmayınca koroya ne gerek var? Bizden sonra ne oldu bilemem...
 
   Ayı Ramo’un ismini herkes bilir ama soyadını kimse bilmezdi. Ayı Ramo hepimiz için yeterliydi. Onun adı Ayı, soyadı Ramo gibi... Yatılı okullara has bir umursamazlık, acımasızlığa varan, “ayı” sözcüğünden zevk alma ve bunu rahatça kullanabilme imkanından mutlu, gerisini düşünmezdik. Gece gündüz okulda yaşadığı belliydi ama, nereliydi, kaç yaşındaydı, evli miydi, evi barkı, çocukları var mıydı, okula nereden gelmişti, bizlere hastabakıcılık yapacak eğitimi, bilgisi var mıydı? Okulda çalışanların özel bir yaşam, cinsel tercihleri gibi hakları olduğu (bazılarının rivayet şeklinde bilinenleri dışında), okul dışında başka bir yaşamları olup olmadığı ve benzeri merak konuları bizi hiç ilgilendirmezdi...
Sağlık konusundaki eğitimi bizi ilgilendirmediği gibi, galiba o dönemler okulun doktoru olan Ali Tanrıyar ağbimizi de ilgilendirmiyordu. Şimdilerde kimse elinde diploma ya da bir sertifika olmadan sağlıkla ilgili böyle bir göreve getirilemez ama, o devir başkaydı ve  o bizim Ayı Ramomuzdu o kadar. Maçlarda pencereden göründüğü an kızdırdığımız, ateşlenip eline düştüğümüzde yalvardığımız Ayı Ramo! Ramo’un asıl adı Ramazan, soyadıysa
Sağlam dı. Kütahya’nın  Gediz ilçesinin bir köyünde 1920 yılında dünyaya gelmişti. Okul yıllarında onun  Gedizli olduğunu bilmiyordum, bilseymişim epey işime yararmış doğrusu.
   1952 yılı yazında, Tekel biralık arpa alım komisyonunda görevli olan babamla Tavşanlı- Gediz yöresinde bir iki ay geçirmiştim. Bu hemşerilik (!) iddiası, ve onun doğduğu yöreyi bilmem şüphesiz, 36.8 ateşle revir şartlarından istifade etmeme yarardı ama, ne yazık ki ben revirden hemen hiç yararlanamadım, ateşim hiç olmazdı. Neyse, sonunda Önder Tuzcu uzun eşşek oynarken belimi kırdı da, ben de Ayı Ramo’nun bakımına girdim. Revirde yattığım sürede epey dost olduk, zaten daimilik yıllarından kalma bir yakınlığımız vardı iyice pekişti. Bu dostluk Canavar Mirza yüzünden tehlikeye girdiyse de, mezun olduktan sonra tekrar düzeldi, ölümüne dek sık sık beraber olduk. Ayı Ramo okula hademe olarak 1947 yılında girmişti. Bir rivayete göre, II Dünya savaşı sırasında askerliğini yaparken sıhhiye çavuşu olmuş, bu sayede acıtmadan(!) iğne yapmayı öğrenmişti. Ramo’nun eli gerçekten de pek hafifti...  O dönemler, AIDS tehlikesi olmadığından defalarca kullanılabilen ve en az yüz kişinin koluna sokula sokula körlenmeden atılmayan iğneler olmasa, hiç anlamayacaktık bizi sıraya sokup yaptığı karma Tifo-Tifüs-Boğmaca iğnelerinin acısını! Ramo iğneyi öyle bir saplardı ki, ben her seferinde iğnenin kolumu delip, öbür tarafa geçeceği endişesini taşırdım.
   Ramo, 1949 yılında ayrıldığı okula bir kaç yıl sonra geri dönmüş. Sonunda hiç ayrılmadan  yıllarca çalıştı, hatta emekli olduğu 1982 Haziran’ından sonra da, öldüğü yıla dek.  Benim hesabıma göre 50 yıla yakin. Kara Hasan’ın 60 yıllık rekoruna daha epey kalmış ama, tam 50 yıl, bir çok kişinin toplam ömründen de fazla, 50 yıl bu, dile kolay! Bizden sonra Ramo bir süre kapıda nöbet tuttu, sonra okulun serhademesi oldu. Belki de o aralar revirde çalışması için gerekli eğitiminin olmadığı ortaya çıkmıştı. Ramo’nun tedavi yöntemi çok basitti. Hasta olduğunu iddia eden arkadaşa önce bir bakar, gerek duyarsa ateşini kontrol eder, ateşe bile bakmaya gerek duymazsa “haydi aslanım diye merdivenlerden aşağı, sınıfa posta ederdi. Bakılan ateşi yüksek göstermek için tebeşir tozu yutma, Ramo başka tarafa bakarsa elbise kumaşına dereceyi sürtme gibi yöntemler vardı. Ben bir keresinde dereceyi koluma sürte sürte ateşimi 43 dereceye çıkarmış, ama o kadar ateşle ayakta turp gibi durmamı, bünyemin gücüne bağlama masalına Ramo’yu inandıramamıştım. Bakılan ateş 37 ile 37.5 arasındaysa tedavi, kimin nerede hazırladığı ve ne içerdiği bilinmeyen ve Ramo’nun k ile g harflerini hafifce karıştırarak telaffuz ettiği kaşe ( gkaşe gibi ...) denen ilaçla yapılırdı. Bir bardak suyun tamamıyla dahi normal bir boğazdan zor geçecek irilikteki kgaşe, eğer gırtlakta bir yere takılırsa, Ramo ayı pençesine benzer eliyle hafifce (!) sırtınıza vurur ve gkaşenin mideye doğru, hızla yollanmasını sağlardı. Revirde yatabilmek, ancak ateşinizin 37.5 dan fazla olmasına ve bitkin hasta rolünü iyi oynamanıza bağlıydı. Sabıkalı hastalar gerçekten hasta olsalar dahi bu sınavı doktor gelmeden geçemezlerdi.
   Ne okul yıllarında, ne de daha sonra Ramo’nun kimseye kalleşlik yaptığını görmedik, duymadık. Kendine vaktiyle yaptığımız bazıları çok ağır şakaları ve oyunları dahi unutur, giderdi... Kimseyi idareye şikayet ettiği görülmemiştir. Bir ceza verecekse, O ya anında hesabı keser ya da en kötü ihtimalle suçlunun eline düşmesini beklerdi. Bunun için en uygun an da iğne zamanıydı tabii. Bu fırsat elindeyken dahi, ben Ramo’nun kimse iğneyi hakettiğinden (!) biraz daha fazla batırdığını sanmıyorum. İğne sırasında aramızdaki az sayıda Fenerbahçelilerin Ramo’ya gammazlanması da kaçırılmaz bir fırsattı doğrusu...
   Ramo sırası geldiğinde herkese yardım da ederdi. Beni çok ümitsiz bir durumdan kurtardığı da olmuştu. İkmal sınavları üst üste gelip de ilk sınavlar istediğimiz gibi gitmeyince, sona kalan sınavın olağan üstü bir önemi olurdu. Bu durumda en akıllıca yol tehlikeye giren sınavı rapor alarak ileriki bir tarihe, tercihan da okul açıldıktan sonraya bırakmaktı. Mazeret imtihanı denilen bu durum yaratılınca, okul açılmış olup canlı düzeni kurulabildiğinden ipler bir ölçüde bizim elimize geçmiş oluyordu. Ben lise yıllarımda iki kez mazeret imtihanı sayesinde sınıfta kalmaktan, bir tanesinde de belge almaktan kurtulmuştum. Son mazaret sınavımda başımda tam on hoca varken, Canavar Mirza’nın olağan üstü canlısını, bizden 3-4 sınıf küçük İbrahim aracılığıyla bana ulaştırması sonucu, Kimyadan geçerek vermiştim. Sorulan sorular özellikle kimsenin cevaplayamayacağı kadar zorlukta, özenle seçilmişti. Dışarıda hazır bekleyen ve aralarında Kürt Ahmet, Tolga Yarman, Necmi Dayday gibi okulun bütün allameleri bir araya gelip, ancak 5 almamı zar zor sağlamışlardı. İşte bu sınava Ramo’nun, Ali Tanrıyar’dan hiç karşılıksız sağladığı rapor sayesinde girebilmiştim. Galatasaray Lisesi, diplomamda Canavar Mirza’nın hakkı hiç tartışılmaz, ama Ayı Ramo’nun da gördüğünüz gibi iyi bir payı var.
   Ramo’yla aramızın bir ara bozulması benim Canavar Mirza’ya uyarak, revirin kapısını açılması zor bir bir biçimde kilitleme girişimlerimiz sonunda oldu. Biz son sınıftayken, Mirza’ya okuldaki kilitli kapıları açmak, açık olanları da kilitlemek gibi bir illet gelmişti. Mirza’nın geceleri pijama cebinde kerpetenle uyuduğu anlatılan dönem, işte  budur.
   Bu konuda benim anahtar uydurmak, paslı kilitleri çalıştırmak gibi yeteneklerim olduğunu bilen Mirza, geceleri beni de zorla yanına alarak okulun kilitlerine musallat olarak akıl almaz uygulamalar gerçekleştiriyordu. Bunlar arasında kilitlerin içine bir boru aracılığıyla yağlı boya akıtmak, kilit değiştirmek, ters tarafa sürgü takmak, bir yerden sökülen asma kilitleri benim icadım bir yöntemle başka kapılara takmak, ya da kapının içeriden bir daha açılmasını neredeyse imkansız kılan yöntem olan, diğer kanada vidalamak gibi yöntemler vardı. Demek ki kafamız pek fazla çalışmıyormuş, bir deprem ya da yangın halinde, o sıralar bize masum görünen bu şakanın yol açabileceği korkunç sonuçları şimdi düşündükçe, böyle bir durumu bize yaşatmadığı için Tanrı’ya şükrediyorum. Birkaç kez revirin kapısını da, Ramo içerdeyken dışarıdan vidalamış, sürgü takmış ve dışarı çıkabilmesi için saatlerce uğraştırmıştık. Gene bir gece Ramo’yu içeride sanarak kapıya yeni bir uygulama tasarladık. Ancak yanılmışız, Ramo bize tuzak kurmuş, kapı zaten kilitliymiş. Biz, son basamakta, revir kapısının önünde çömelmiş çalışırken, Ramo aşağıdan gelip bizi kapının önünde kıstırdı, İçeriye kaçamıyoruz ve Ramo, iki kolu ardına kadar açık burnundan soluyarak basamakları çıkıyor. Bize çok yaklaştığı anda, beklenmedik bir gürültü oldu ve Ramo bir an aşağıya baktı. Canavar Mirza bu fırsatı kaçırmadı ve Ramo’nun göbeğine inanılmaz bir tekme geçirdi. Dengesi bozulan Ramo, merdivenlerden aşağıya bir tomruk gibi yuvarlanırken biz üzerinden atlayarak aşağıya kaçtık. Ramo o sefer de bizi satmadı, idareden kimsenin bu olaydan haberi olmadı.
   Ramo'muz dışarıda yapılan okul maçlarını da kaçırmazdı. Bunu yaparken, kendini görevli sanmasının yanısıra, birkaç başka amacı olduğunu sanıyorum. Herhalde ilk amacı ve belki de kendine gerçekten okul yönetimi tarafından verilmiş bir görev gereği, bu karşılaşmalar sırasında sık sık çıkan kavgalarda, bizim takımın dayak yemesini önlemekti. Benim inanışım onun bu görevi kendi icad ettiği şeklinde. Ama ne olursa olsun, Ayı Ramo’nun seyirci olarak katıldığı maçlarda bizim tarafa, seyirci ya da oyunculara benim bildiğim hiç bir sataşma ya da saldırı olmamıştır. Bir başka gönüllü görevi de maç sırasında olabilecek yaralanma ve sakatlıklara uzman (!) olarak müdahele edebilmesiydi. Genellikle bizim kalenin arkasında durur ve bazen takıma taktik verirdi. Kale arkasında bir Ayı Ramo güvencesi de yabana atılır bir güvence değildir yani!
Şeref Stadı’nda yapılan bir okul maçı sırasında, takımımız kalecisi Dinç Gürs kale önünde oluşan balçık tabakasını örtmek üzere atılan kömür tozları arasına sıkı bir plonjon yapınca, dizlerinin üstünden, kasıklarına kadar derileri sıyrılmış,  oldukça esaslı bir şekilde berelenmişti.  
 
   Ayı Ramo, okul takımını tutmasının ötesinde çok sıkı bir Galatasaraylıydı, Fenerbahçe’nin bizi yendiği bir maçtan sonra kalabalık bir gurup Fenerbahçeli, ellerinde sarı-kırmızı kağıtlarla kaplı bir tabut okulun önünde gösteri yapmaya hazırlanırken Ramo, Grand-Cour’ a daldığı öfkeyle bu güruhun içine girivermişti. Birkaç saniyede bu elit gurubu dağıtan Ramo, tabutun üzerindeki sarı-kırmızı kağıtları sökmüş, geri kalanını da bir tekmede parçalayıvermişti. Bu Fenerbahçeli çocuklardan bazılarını az çok tanırdık, sırf bizlere sataşmak  için okul yakınlarına kadar gelirlerdi. O günden sonra  hiçbirine bir daha rastlamadık! Zaten o zamanlar birbirimize karşılıklı yaptığımız sataşmaların dozu ancak bu kadar olurdu, bu son sefer ise Fenerlilere böylece zehir olmuştu. Aramızda Fenerbahçeli olanlar da vardı ve ölseler revire yatmazlardı. Arap Bülent İyidoğan bunlardan biri. Şaşırıp da revire yolu düşenlerin, bu hain yanları Ramo’ya duyurulsa, haklarında pek hayırlı olmaz diye korkarlardı.
 
   Ramo’yla ilgili en hoş hikayelerden biri de, Ramo’nun Bruxelles seyahatidir. Yıllardır Retur’da ortaklık ettiğimiz Galatasaraylı İskender Çayla, bizden yaklaşık 25 yaş küçüktür. Ramo’yla okuldan başlayıp, onun son yıllarına dek süren iyi bir dostluğu, daha ötesi sırdaşlığı vardı. İskender’in Marmara Seyahat Acentasında çalıştığı yıllar, Marmara’nın başında gene bizim okuldan Armağan Sarı bulunuyordu. Marmara, Fransa ve Belçika’dan çok sayıda turist getirdiği için, sayısız charter uçuşları da düzenliyordu. 1990 yılının Bruxelles pilav günü yaklaşırken İskender, Ramo’yu bu pilava sürpriz konuk olarak götürmeye karar vermiş. Okul müdürünün yardımıyla vizesi alınan Ramo, gizli olarak bir gece chater seferiyle Bruxelles’e uçurulmuş. Pilav gününe dek ortada gözükmemesi planlanan Ramo, otelde sıkılınca İskender kimselere gözükmeyeceklerini düşünerek, Ramo’yu Brugges’e götürmüş. Ramo bu kez Brugges’ün fazla sanat kokan ortamından mutlu olmayınca, bu kez şehirde dolaşmaya çıkmışlar. Brugge köprülerle dolu bir kent, bunlardan birinin üzerinde hatıra resmi çekelim diye durduklarında, “Ulan Ramoooo!” diye bir feryat ortalığı çınlatmış... İskender’in devre arkadaşlarından biri Dr. Tunç Koç, tatil günü cumartesiden yararlanıp çoluk çocuğu almış Brugge’ü gezmeye gelmişler. Dr.Tunç’un eşi uzaktan gördüğü Ramo için “bak şu adam ne kadar Türk’e benziyor..” derken doktor bakmış ki, Türk diye baktıkları adam Ramo! Neyse başka kimseye yakalanmadan Ramo, ertesi gün şeref konuğu olarak Bruxelles pilavına götürülmüş. Katılanların ne büyük zevk aldıklarını düşünün...
 
   Ramo’nun ünü bir aralar Mehmet Ali Birant’ın onu TRT’de bir programa konuk etmesiyle tüm ülkeye yayılmıştı. Ancak program sonunda Mehmet Ali, “Hocasıyla (!) son derece laubali konuştuğu için durumu kavrayamayan izleyicilerden epey tepki almıştı. Programı izleyenlerin çoğu Ramo’nun okuldaki konumu tam çıkartamamış, kalıbından ve programa davet edilecek kadar önemli bir kişi oluşundan, olsa olsa  Galatasaray’da hoca olduğu sonucunu çıkarmışlardı.
 
   Bundan sonra okuyacaklarınız bu güne dek pek az kişinin bildiği bir sır; Ramo’nun ölümü.
   Bunu, İskender Çayla’yla uzun süre tartıştıktan sonra yazmaya karar verdim. Onu mezarına indirenlerden biri olarak bunu kimseye açmamaya kararlıydım. Ama Galatasaraylılık paylaşmak demek, bu sırrı kendimize saklayamazdık. Ramo, normal bir ölümle gitmedi,  intihar etti. Bu sıradan bir intihar olsaydı, bir Galatasaray kitabında yer almayabilirdi, ama sebebi Galatasaray’dan uzak düşmenin verdiği bunalım olunca işler değişiyor. Galatasaray gibi bir kurumda yarım asra yakın bir süreyi geceli gündüzlü geçirdikten sonra, gelininin yanına sığınmak zorunda kalması onun çok ağrına gitmişti... Ancak burada altı mutlaka çizilmesi gereken bir durum var. Ramo’nun son günleri terkedilmiş gibi geçmedi. Başta okulun o sıradaki müdürü Gün Kut ve okul idaresi, sonra okulumuzdan yetişen doktor ve iş adamları ona sonuna dek sahip çıktılar. Doktorlar arasında Ramo’ya son günlerine kadar bakan ve tedavisini sürdüren Mefkure Platin var.
   Ramo ölümünden evvelki günlerde sık sık bizim acentaya gelir yemek yerdi, sonra bir çay içer bizleri fazla meşgul etmemeye özen göstererek çeker giderdi. Benim okul yıllıkları topladığımı öğrendikten sonra, bir sürü eski yıllığı ve sırasında eline geçmiş ve benim için çok kıymetli hoca not defterleri gibi bazı gayri resmi belgeleri bana getirmişti. Şimdi, özellikle Mefkureyle aramızda geçen yazışmalardan anlıyorum ki, tedavisini sürdürmenin bir yarari olmayacağı inancındaymış. Belki de onun yaşamına son vermeğe böyle bir ruh ortamında karar verdi, onun için çok değerli olan anıları getirip bana vermesi kararlı olduğunu gösteren bir işaretti , ama o sıralar bunu öyle değerlendiremedim.
    Ey koca Ramo, biz yaşadıkça sen var olacasın, seni unutmak ne mümkün ! 

      KEMAL SUMAN
 _______________________________
 
GSL - 101  
   
Reklam  
   
GAZETELERDEN...  
   
NOSTALJİK MÜZİK  
   
KAÇ DAKİKADIR BURADASINIZ ?  
 
Saniyedir bu sayfadasınız...
 
TAKVİM  
   
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=
Count Site Visitors
Free Web Counter